20 Aralık 2014 Cumartesi

Çekiliş Vaaaaaar!:)




Çekilişe katılayım diyorsanız buyrun buradan:)

http://ilknur--akpinar.blogspot.com.tr/2014/12/dolu-dolu-cekilis.html

5 Aralık 2014 Cuma

AŞK ZAMANI- Necip Mahfuz


Kırmızı Kedi Yayınları
133 sayfa
Çeviri: Dilek Şendil

Necip Mahfuz okumaya Kahire Üçlemesiyle (Saray Gezisi, Şevk Sarayı, Şeker Sokağı ) başlamış ve yazarı neden bu kadar geç keşfettim diye üzülmüştüm. Yazarın dili öylesine akıcı ki daha ilk satırlardan itibaren gerçek dünyadan kopup kendinizi hikayenin içinde buluyorsunuz.

Kitabımızın konusuna kısaca değinirsek, Ain Hanım, herkesin saygı duyduğu, zengin ve hayırsever bir kişidir, oğlu İzzet 6 yaşındayken dul kalmıştır. Roman, İzzet'in hayatı ve seçimleri üzerinden ilerlemekte.

Aşk Zamanı da gayet akıcı, güzel bir roman ancak bana olaylar çok çabuk gelişti gibi geldi. Haydi hooop İzzet birden büyüdü, bi baktık yaşlandı falan...Kahire üçlemesinde derin karakter ve durum tahlilleriyle üç kuşağın hikayesini toplamda 1302 sayfada (Saray Gezisi 527, Şevk Sarayı 448, Şeker Sokağı 327) okuyunca bu roman bana gayet hızlı geldi tabi:) Ama Necip Mahfuz okumaya başlamak için güzel bir tercih olabilir...

"Bizim oralarda kusurlar bire bin katılarak aktarılır, ama iyilikler başka çare kalmayana kadar göze görünmezdi."

"Bu dünyada mutluluğun sırrını biliyor musun?" diye sordu.
"Tanrı'nın ilelebet senden saadeti esirgememesi."
"Yok. Parayı yalnızca yaşam aracı olarak görmektir."

"Fedakarlık... yani fedakarlığın değerini kabul etmek gerekmez mi?"
İzzet gülmeye başlamıştı yine, "Tabi gerekmez, mazeretsiz aptallıktan başka bir şey değildir zira."


Kitap Tanıtımından:

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Kahire; varlıklı, dul bir kadın: Ain hanım. Şımartarak büyüttüğü oğlu İzzet, arkadaşı Hamdun, ikisinin de âşık olduğu güzel Bedriye ve bahtsız Seyyide; bütün bir mahalle ve o mahallede Mısır'ın saklı yüzü. Necip Mahfuz, Aşk Zamanı'nda okurunu umutsuz bir aşkın çevresinde ördüğü entrikalara, yeraltı örgütlerine, örtünmeye mahkûm kadınların cesaretle adım attığı tiyatro ve gösteri dünyasına götürüyor. Gerçekleşmeyecek hayallerin peşinde koşan, yolunu tesadüflerle ören ve kendi tercihi olan yalnızlığın içinde avunmaya çalışan amaçsız ve hedefsiz İzzet, en yakınlarının kaderini değiştirecek adımı attığında bu seçimin yalnız onlara değil kendine de ihanet olduğunu çok sonra anlayacaktır. 

Kulüpteki odasına kapanıp hayatını gözden geçirmeye başladı. İlk kez değildi, ancak duyguları altüst olmuştu. Önceleri boşluktan bunalırdı, fakat sonra o boşluğu inanmadığı bir işle doldurmuştu. Doldurmamış mıydı? Oysa İzzet ne tiyatro adamıydı ne de gece kulübü ona göreydi. "Ömrümde yaptığım işler bir şeylerden, arzuladığım şeylerden ya da intikam duygularından kaçış oldu hep," diye geçiyordu zihninden. "Beni yoldan ilk çıkaran annemdi, tamamen iyi niyetle hareket etmişti oysa. Böyle şeyleri anlama ya da sindirme yeteneğinden yoksunum. Tek istediğim biraz huzur. Kendimle barışık olmaya ihtiyacım var."




3 Aralık 2014 Çarşamba

KENTSEL DEVRİM- Henri Lefebvre

Sel Yayıncılık
175 sayfa
Çeviri: Selim Sezer


Yine sayfa sayısı, okuma süresiyle ters orantılı bir ilişki içinde olan bir kitapla karşı karşıyayız. Çok zor oldu bu kitabı bitirmem, bitirdiğimde ise ölü balık gibi bakıyordum!:) Önemli kısımlarını tekrar gözden geçirdiğimde ancak kafamda bir şeyler şekillenmeye başladı.

Yazar, bu eseri 1970 yılında yazmış, 1991'de de vefat etmiş. Kitabın konusu çok güzel aslında, şöyle ki kentleşmeye giden yolda yaşanan süreçler; kırsal yaşamın, tarım toplumuna, onun endüstriyel topluma ve nihayet endüstriyel toplumun da kentsel topluma evrilmesi; siyasal iktidar, sanayi şirketleri ve halkın kentleşme sürecine etkileri anlatılıyor. 

Yazarın ilginç tespitleri var aslında. Örneğin;

Sanayileşme/kentleşme küresel sürecinde, büyük şehrin parçalanarak banliyöler, toplu konutlar, sanayi kompleksleri, uydu kentler gibi ne olduğu belli olmayan çıkıntılar doğurduğu; kentsel yoksulluğun yanında kırsal yoksulluğun da hüküm sürdüğünü belirtmiş. Adamcağız 1970'de bunu dediyse günümüz Türkiye'si için ne derdi acaba?!

Kent merkezinin doygunluk noktasına ulaşıncaya kadar dolduğunu, sonunda ise çürüdüğünü ya da bölündüğünü; sanayileşme sürecinde kriz yaşamayan toplumların kentleşme sürecinde bunu kesinlikle yaşayacaklarını  ifade etmiş.

Kitap biraz kavramsal düzeyde kalmış gibi geldi bana. Pratik anlamda daha çok faydalanacağımı umuyordum ama olmadı. Bir de yazardan önceki ekolleri de (bir Marksist yaklaşım bu konuda ne demiş mesela) az buçuk bilmek gerekiyor.

Kitap Tanıtımından:
Kent ve kentleşme konusu bugün toplumsal, politik ve ekonomik yönleriyle giderek daha fazla tartışılan bir gündem haline geldi; Henri Lefebvre'in eserlerine daha fazla referans verilmesinin, öneminin artmasının nedeni de bu. Kentsel Devrim, Lefebvre'in Mekan'ı toplumsal analizin merkezine alan ilk eseri. Bu bakımdan mekan ve kent konusundaki çalışmalar kadar, sosyoloji, Marksist analiz ve radikal politika için de temel bir metin. 

Lefebvre, "toplumun bir bütün halinde kentleşmesi" hipoteziyle yola çıkarak, hep kır-kent çelişkisi içinde ele alınan şehir kavramının ortadan kalktığını, ortaya çıkan "kent toplumunun" yeni yorum ve yaklaşımlar geliştirilmesi gereken karmaşık bir araştırma olarak görülmesi; kentin ise toplumsal analiz ve pratiklerin merkezinde yer alması ve şehirleşme sorunuyla sınırlanmaması gerektiğini öne sürüyor. Onu yalnızca tüketimin ve yeniden üretimin değil, kapitalist üretimin de merkezine yerleştirerek, toplumsal-siyasal mücadeleyi üretim-fabrika eşleşmesinden koparıp, üretim-kent ölçeğine ve vizyonuna taşıyor. Metalaşma, pazar, bürokratikleşme üzerine kurulu soğuk ve modernist kentleşme/şehirleşme yaklaşımını reddederek, kentin sakinlerinin canlı deneyimlerinin altını çiziyor. 

Şehir miti, kalıplaşmış biçim ve biçimciliğe karşı, özgün sosyal ilişkiler, kendi kaderini çizebilme ve bireysel yaratıcılığın öne çıktığı bir Kentsel Devrim hayal ediyor.



30 Kasım 2014 Pazar

Film: AGORA






2009 İspanyol yapımı
Yönetmen: Alejandro Amenabar 
127 dk.
Tarih, dram

370-415 yılları arasında yaşayan İskenderiyeli Hypatia'nın gerçek yaşam öyküsünü anlatmakta film. 

Matematikçi, filozof ve astronom olan Hypatia, İskenderiye kütüphanesinde ders vermekte, zekası ve güzelliğiyle herkesi kendisine hayran bırakmaktadır. 


Agora Resimleri


İskenderiye'de yeni yeni ve hızlı bir şekilde  Hristiyanlık yayılmakta; Hristiyanlığı kabul etmeyenlere ise baskı ve şiddet uygulanmaktadır.

Agora Resimleri



Özgür ruhlu, düşüncelerini sakınmadan söyleyen ve inançsızlığını saklamayan Hypatia da bundan nasibini alacaktır.

Agora Resimleri

Hypatia'nın üzerinde çalıştığı konulardan biri de dünyanın yörüngesi, dünya ve güneşin evrende nasıl konumlandığı idi. Hypatia, teorilerini ispatlayamadan katledildi ve onun teorileri yaklaşık 12 asır sonra Kepler tarafından kanıtlandı.

Agora Resimleri


Film gerçek hayatta olduğu gibi vahşi sahneler içermiyor. Yönetmen kanlı sahneler koymadan da yapılan baskıyı, şiddeti iliklerinize kadar hissettiriyor.
Düşündürücü bir film...


Görseller www.sinemalar.com dan alınmıştır.

28 Kasım 2014 Cuma

BEN NOJOUD 10 YAŞINDA BİR DULUM- Nojoud Ali




Martı Yayınları
195 sayfa
Çeviri: Tayfun Toruner

Bir çırpıda okuyup bitirdiğim bir kitap oldu bu. 10 yaşındayken yoksulluk nedeniyle, evden bir boğaz eksilsin diye otuz küsür yaşındaki bir adamla evlendirilen Yemenli Nojoud'un gerçek yaşam öyküsü...

Neler olacağını bilmeme rağmen kitabı okurken çok gerildim, üzüldüm. Ancak Nojoud'un azmine, kaderini değiştirme kararlılığına, cesaretine hayran kaldım! 10 yaşında bir çocuk olarak maruz kaldığı tecavüzlere, hakaretlere, dayaklara rağmen vazgeçmeyip hayatı üzerinde söz sahibi olma cesareti gösterebilmesi çok şaşırtıcı! Ben aynı cesareti gösterebilir miydim bilemiyorum...

Çocukların hak ettikleri gibi yaşadığı, hiç bir kötü muameleye maruz kalmadığı bir dünya mümkün olsaydı keşke...

Kitap Tanıtımından:

Yemenli Nujood henüz on yaşındayken evlendirilmek üzere otuzlu yaşlardaki bir adama satıldı. Ailesinden, çok sevdiği kardeşlerinden koparılıp zorla Yemen'in izbe bir köyüne gönderildi. Evlendiği adam kendinden yaşça oldukça büyüktü: tam üç kat. Ailesine Nujood ergenlik çağına girene kadar ona dokunulmayacağına dair söz verilmişti. 

Ancak bu söze sadık kalınmadı. Verdiği sözü unutan kocası, Nujood'un bir genç kız olmasını beklemeden evlendiği gece onunla zorla birlikte oldu. Nujood gündüzleri kayınvalidesi tarafından, geceleri ise kocası tarafından iki ay boyunca fiziksel ve duygusal şiddete maruz kaldı. 

Ve Nujood bu kâbusu yaşarken yalnızca 10 yaşında bir çocuktu.
Ama Nujood pes etmedi ve tüm Yemen'e ve başka memleketlerde aynı kadere mahkûm insanlara örnek olacak bir serüvene imzasını attı. Yaşadığı topraklarda eşine benzerine rastlanmamış bir hikâyenin başkahramanı oldu; kocasından boşanmak için gizlice evden kaçarak mahkemeye gitti ve yargıcın kapısını çaldı. 

Nujood'un ailesine ve Yemen geleneklerine meydan okuyuşu ve cesareti tüm dünyada yankılandı ve Orta Doğu'daki tüm genç kızlar için ilham kaynağı oldu.
Ve Nujood eşsiz hikâyesiyle tüm dünyanın vicdanını bir kez daha sorgulamasına sebep oldu.

***
“Annem sessiz kalıyordu. Üzgün ama kaderine boyun eğmiş bir hali vardı.
Sonuçta, Yemenli kadınların çoğu gibi onunki de düzenlenmiş bir evlilikti. Kimse ondan iyi bilemezdi, ülkemizde sıkıntıyı kadınlar çeker, emirleri erkekler verirdi. Bu durumda beni savunmak, baştan kaybedilmiş bir savaş olacaktı.”

Kocası evli bir kadının okula gitmesinin doğru olmayacağı gerekçesiyle Nojood'u okuldan aldı. Düğünündeyse Nujood bir köşede oturmuş gözyaşları içerisinde olanları bir yabancı gibi izliyordu başına gelecekleri hissediyormuşçasına. 

Olanlar tek kelimeyle felaketti. Kocasının tecavüzleri ve dayağının yanı sıra kayınvalidesinin verdiği eziyet de durumu daha da kötüleştirmişti. Onca zulmün içerisinde küçücük bir kız çocuğu olarak ayakta durmaya gayret ediyordu gücü yettiğince.

Ve sonunda her şeyi göze alıp evden kaçtı ve soluğu adliyede aldı.
“Hangi yargıcı arıyorsun?”
“Bir yargıçla konuşmak istiyorum, hepsi bu.”
“Ama bu mahkemede birçok yargıç var…”
“Beni bir yargıca götürün, hangisi olursa olsun!”
Kadın kararlılığımdan şaşkın, susuyor. Belki de küçük delici çığlığım onu ürküttü.
“Ne istiyorsun?”
Cevabım bekletmeden geliyor.
“Boşanmak.”

Verdiği emsalsiz mücadele ve kazandığı zaferle tüm dünyada adını duyuran Yemen'li Nujood Ali cesaretiyle tüm dünyadaki kadınlara örnek olmuş, Glamour Yılın Kadını ödülüne layık görülmüş ve Condoleezza Rice, Hillary Clinton gibi önemli isimlerin de takdirini kazanmıştır.

26 Kasım 2014 Çarşamba

MASUMİYET ÇAĞI- Edith Wharton


426 sayfa
Martı Yayınları
Çeviri: Sena Öksüz


Neredeyse 1 aydır ben bu kitabı okumaya çalışıyorum. Sorun tabi ki kitapta değil bende! Toparlandım, taşındım, yerleştim diyene kadar doğru dürüst okuyamadım kendisini:( Araya bir de ödevler, sunumlar girince bal kaymak oldu!

Kitabımıza gelince...Genç bir avukat olan Newland, May ile nişan hazırlıkları yaparken ortaya May'in kuzeni Kontes Olenska çıkar. Kontes Olenska, kocasını terk edip memleketi New York'a dönmüştür, aile tedirgindir, kontesin kocasına geri dönmesi arzu edilen bir şeydir ama kontes de inatçıdır hani! Toplumsal kalıpları, formaliteleri pek de sallamayan kontes yeni hayatından memnundur. O dönemlerin Amerikasında bile koca terk etmek  ne büyük bir olaymış yav! En çok buna şaşırdım, "kadının yeri beyinin yanıdır" düşüncesi hakimmiş. Neyse efenim tahmin edeceğiniz üzere kontesle Newland arasında bir elektriklenme yaşanır; Newland toplumsal kalıplara karşı gelip aşkının peşinden mi gidecektir, yoksa aşkının hayalini bir ömür kalbinde mi taşıyacaktır?

Kitap çok akıcı ve etkileyiciydi, sonunu da pek beğendim. Dönemin sosyal ilişkilerini, toplumsal kalıplarını yansıtması da cabası...Martı Yayınlarının romantik klasikler serisini sevdim ben. Bununla birlikte 3 kitabı (diğerleri de Kamelyalı Kadın ve Tess  idi) okumuş oldum bu seriden. 

Küçükken "kabarık elbiseler giyiyorlar aman ne güzel, keşke o dönemlerde yaşasaydım" diye özenirdim, kitabı okuduktan sonra kazın ayağının öyle olmadığını anladım! Ne o öyle aman, formalite formalite, yok tiyatro elbisesi, yok ev elbisesi, yok resmi ortam elbisesi, yok gayri resmi ortam elbisesi... Dahası sosyeteye tanıştırılma partileri, partiye gittin gitmedin, imalar mesajlar...Hoş şimdi de yok mu o kalıplar var ama bu kadar keskin çizgilerle değil... Amaaaan ben seviyom bu sade yaşamı, hem yaşasın kot özgürlüğü!:)


Kitap Tanıtımından:
Bir süre Avrupa'da yaşayan güzel Kontes Olenska'nın, muhafazakâr ve katı âdetlerin hüküm sürdüğü New York'a geri dönüşü sosyetede büyük yankı uyandırır. İyi bir konuma sahip genç avukat Newland Archer ile güzeller güzeli May Welland'ın nişanlandıkları gece ortaya çıkan Kontes Olenska, kocasını terk ediş öyküsü, entelektüel ruhu, özgürlüğe düşkünlüğü ve herkesten farklı olan duruşuyla sosyetenin hayatını renklendiren bir figür haline gelir.


Melankolik bakışları ve ulaşılmaz tavırlarıyla Archer'ın yüreğine hançer gibi saplanan bu genç kadın, özlemini duyduğu duyguların karşılığını da bu genç adamda bulur. Peki, hiçbir şeyin gizli kalmadığı bir toplumda aşkı özgürce yaşama arzusu, iki âşık için mümkün olabilecek midir? 19. yüzyıl Amerikan edebiyatının önemli kadın yazarlarından Edith Wharton'ın Pulitzer Ödülü alan romanı Masumiyet Çağı, gizli bir aşk hikâyesini, toplum yargıları ile insan psikolojisinin kesiştiği bir çerçeveden ele alıyor.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Film: AŞK (HER)


2 saat 6 dk.
ABD, 2013 yapımı


Aslında bu filmi izleyeli yaklaşık 2 hafta oldu, taslaklarımda kalmış yazı. Zaten şu aralar film de izleyemiyorum kitap da okuyamıyorum:( Cumartesi günü taşınacağımdan toplanmaya çalışıyorum, ama ne zor bi şeymiş 2 çocukla taşınmak yahu! Mehteran takımı gibiyiz 2 ileri 1 geri, Allah sonumuzu hayır etsin bakalım, elbet toplanırız herhalde:)



Filmimizin konusu şöyle: Mektup siparişleri alan bir şirkette (o ne ola ki demeyin efenim, geleceğin dünyasında insanlar, doğum günü, yıl dönümü gibi özel günlerde mektup siparişi veriyorlar ve sevdiklerine yolluyorlar.)  çalışan Theodore karısından boşanma sürecindedir. Karısını sevmesine rağmen karısının isteği üzerine boşanmaya razı olur. Hayatı karmakarışıktır ve yapay zeka diyebileceğimiz bir işletim sistemi alarak hayatını bir nebze düzenlemeye çalışır. Ancak gün geçtikçe Samantha (işletim sistemi) ile ilişkileri garip bir hal alır. 

Filmin senaristi ve yönetmeni, Being John Malkovich ( John Malkovich Olmak) filminin de yönetmeni olan Spike Jonze.  Jonze, bu filmle En İyi Orjinal Senaryo Oscarını almış.

Samantha'yı da Scarlett Johansson seslendirmiş. Ama o nasıl bi sestir yav! Bu sebepten filmi dublajsız seyretmenizi öneririm.

Film yer yer komik ama geleceğin insanlarının yalnızlığına hüzünlü bir bakış sunduğundan filmin dramatik yönü daha ağır basıyor. İzlenesi bir film...

30 Ekim 2014 Perşembe

KUZULARIN SESSİZLİĞİ- Thomas Harris






Kuzuların Sessizliği filmini 2 veya 3 defa izledim yanlış hatırlamıyorsam. Peki filmini bu kadar çok izlediğim bir kitabı okumak sıkıcı geldi mi? Tabi ki hayır!

Aslında filmini izlediğim kitaplara karşı bir ön yargım vardır, filmini izlediysem kitaptan zevk almayacağımı düşünürüm. Bu yüzden filmi görmeden önce kitabı okumaya çalışırım.  Bunu da arkadaşımın ısrarları sonucunda okumaya karar vermiştim, iyi ki de okumuşum:) 

Hatta okudukça filmden sahneler de gözümün önüne geldi ve "ne filmdi beee" diyip durdum:) İnsan bir seri katile aşık olabilir mi? Ben Anthony Hopkins'e aşık olmuştum; gerçi Hopkins'in o zamanki sevgilisi Martha Stewart filmi izleyince Hannibal Lecter karakterinden etkilenerek Hopkins'den ayrılmış ama neyse... 

Akademi tarihinde Big Five olarak adlandırılan en iyi film, en iyi aktör, en iyi aktrist, en iyi senaryo, en iyi yönetmen ödüllerinin hepsini birden kazanan üç filmden biriymiş Kuzuların Sessizliği. (Diğer ikisi de Bir Gecede Oldu (It Happened One Night) ve Guguk Kuşu (One Flew Over The Cuckoo's Nest) filmleriymiş.)
Anthony Hopkins filmde 16-17 dk. görünmesine rağmen ödülü almayı başarmış. Tekrar izleyesim geldi filmi valla:) 

Film mi kitap mı derseniz ilk defa kararsız kaldım, ikisi de çok başarılı. Gerilim seviyorsanız kaçırmayın derim.


Kitap Tanıtımından:

Buffalo Bill lakabıyla tanınan bir seri katil, bazı kadınların peşine düşmektedir. Katilin belli bir amacı vardır ama cesetler farklı eyaletlerde bulunduğu için kimse bunu kavrayamaz. FBI Akademisi'nde genç bir stajyer öğrenci olan Clarice Starling, büronun davranış bilimleri bölümünden Jack Crawford tarafından çağırılınca şaşırmıştır. Görevi, çok zeki bir psikiyatr ve korkunç bir katil olan, Baltimore Akıl Hastanesi'nde tutularak kriminal cinnet açısından yakından izlenen Dr. Hannibal Lecter ile görüşmektir. Lecter'ın, katillerin zihin yapısıyla ilgili öngörülerinin, Buffalo Bill'in izinin sürülmesine ve adamın yakalanmasına yardım edebileceği düşünülmektedir. 


Zeki ve çekici bir kadın olan Starling, kendini Lecter gibi keskin zekâlı biriyle garip ve yoğun bir ilişki içinde bulunca sarsılır. Adamın, Buffalo Bill ve genç kadının kendisi hakkındaki şifreli ipuçları; Starling'i tüm okurların tüyler ürpertici ve son derece sürükleyici bulacağı bir araştırmaya sürükler. Büyük bir yaratıcılık ve ustalıkla kaleme alınmış olan Kuzuların Sessizliği romanı bir gerilim klasiğidir.

25 Ekim 2014 Cumartesi

Film: Pek Yakında


Ne zamandır sinemaya gitmiyordum, İncir Reçeli 2'yi izleme niyetindeydik ancak seansı kaçırmamız sebebiyle kısmetimize Pek Yakında'yı izlemek düştü.

Filmin konusu şöyle: 

Korsan DVD işinden hayatını kazanan Zafer (Cem Yılmaz), tövbe edip bu işi bırakmaya karar verir, boşanmaya niyetli olan karısının gönlünü yeniden kazanmaya kararlıdır. Yönetmen Ahben'in (Zafer Algöz) 1970'li yıllarda yazdığı senaryoyu okuyan Zafer, filmin yapımcılığını üstlenir.

Ben en çok Ahben karakterini beğendim, Boğaç'ın (Ozan Güven) sesine de hayran kaldım:)

Tüm cinemaximumlarda böyle midir yoksa bizim gittiğimize mi özeldi bilmiyorum ama filmin başlangıcında tam 25 dakika reklam izledik! Reklamlardan sonra 35 dakika film ve ara! E daha yeni başlamıştık nooldu ki dedik, bir anlam veremedik bu kadar çabuk verilen araya?! Sonra da 1,5 saat filmin kalanını seyrettik ama gece bebelerden sebep 50 defa kalkan ben gözlerimi açık tutmakta zorlandım tabi bu kadar uzun süre karanlıkta oturunca!:)

Bunca zaman sonra ne izlesem bana güzel geleceğinden yorumum objektif olur mu bilmem ama ben beğendim filmi, ama "karnım ağrıyana kadar güleceğim" beklentisiyle giderseniz hayal kırıklığına uğrarsınız.



24 Ekim 2014 Cuma

EN GÜZEL GÜNLERİNİ DEMEK BENSİZ YAŞADIN- Can Gürses


Doğan Kitap
229 sayfa

Vaaayyy nerden başlasam da nasıl anlatsam.... Aslında taa ne zaman edinmiştim bu kitabı ama ismi ve kapak tasarımı(ki kendisine bayıldım; kitabın naif, duygusal dilini tamamlar nitelikte, daha iyisi olamazdı sanırım) nedeniyle "sonbaharda okumalıyım" demiştim. İyi mi ettin kötü mü ettin derseniz yazarla geç tanışmam nedeniyle üzüldüm ama sonbaharın hüzünlü atmosferi pek güzel uydu bu kitaba...

Kısaca konumuza bakacak olursak, 12 Eylül'den sonra yurt dışına kaçan Koza, 27 yıl sonra evine dönmüştür ve annesi Edibe Hanım, Koza'nın dönüşü şerefine tüm aileyi evine yemeğe davet eder. Koza'nın kardeşleri, yeğenleri aynı sofrada buluşurlar. Aile olmak nedir? Kan bağı, aynı sofrayı paylaşmak aile olmak için yeterli midir? Aradan geçen yıllarda neler değişmiştir?

Kitaptaki bölüm başlıkları yemek isimlerinden. Süt Çorbası, Yaprak Ciğer, Kekikli Bulgur Pilavı, Acılı Ezme, Ispanaklı Gül Böreği,  Biber Dolması, Zeytinyağlı Kereviz, Topik, İrmik Helvası, Türk Kahvesi. Yani Edibe Hanımın o akşamki menüsü böyle:) Her bölümde ailenin bir üyesinin kafa sesini dinliyoruz, kendiyle hesaplaşmasına, ailenin diğer üyeleri hakkındaki düşüncelerine tanık oluyoruz.

Bununla da kalmıyor Sarışın Duvar, Gülümseyin Kodakla, Botticelli Lülesi, Alis'in Ayakkabısı, Çiçek Dürbünü, Kalem Dolması, Cam Sürahi, Antika Ayna ve Masa Örtüsü bölümlerinde de duvarın, aile fotoğrafının, Korkmaz'ın çerçeveletilip asılan saçının, Koza'nın ayakkabısının, Yılmaz'ın dürbününün, Hicaz'ın dolma kaleminin, aynanın ve masa örtüsünün aile hakkında anlattığı hikayeleri dinliyoruz...Eşyaların dile getirilmesi çok farklı ve güzel olmuş, hikayeyi muhteşem bir şekilde tamamlamış.

Örneğin dolma kalemi, şair Hicaz'ı anlatır:
"Hicaz beni daha ziyade kavgaya tutuşturarak, sargı bezine sararak, ben iyileşir iyileşmez beni sözcük alışverişine yollayıp eksikleri aldırarak, getirdiğim sözcükleri eminim ki beğenmeyerek, sözcükleri başkalarıyla değiştirmem için beni yine pazar yerine kışkışlayarak, geldiğimde bu kez de para üstünü az bulup bana taklalar attırarak, yetinmeyip beni kendi elleriyle hırpalayıp bedbaht ederek, durulacak gibi olduğumda yüz mekik çektirerek, yavaşlayacak gibi olduğumda şaklabanlık ettirerek, hiç yorulmadığıma emin olunca, dostluğumuzu pekiştirdiğini hissederek yazdıklarını sever."

Karakterlerin başlarda biraz karışma ihtimali var ama sonraları yerine oturuyor. Vakit kaybetmemek adına ben hemen bir şema yapmıştım ilk sayfalarda. Şöyle ki:



Yazar çok genç, henüz 25 yaşında ama yazdıkları bunu yalanlar nitelikte! Ve bu kitabın bir ilk roman olduğuna inanmak da çok güç! Sen ne ara o kadar bilgi ve duygu birikimini yaptın diyesi geliyor insanın! :) 

Bu arada yazar,  "Öyle Bir Geçer Zaman Ki" dizisinin de bir dönem diyalog yazarlığını yapmış.

Kitabı okuduktan sonra, yazarın internet sitesine (http://www.cangurses.net/kitaplari_kapak.php) de bir bakmanızı öneririm, kitapta adı geçen yerlerin fotoğrafları ve şarkılar var. You Are şarkısına bayıldım bu arada.

Hatta dayanamayacağım şurda da paylaşıveriyorum efendim:)




Kitap Tanıtımından:

Genç yazar Can Gürses’ten Türkçenin doruklarında gezinen, usta işi bir ilk roman


“Annem bizi bağrına basan elleriyle, sesini çıkarmadan, ‘Biz bir aileyiz’ diyor. Bunu hepimizden çok bizim ev biliyor.” “Vasiyetimi okumaya başlasam bırakır mısınız kavgayı? Odamda, yatağımın yanındaki çekmecede. Şarkıyı falan bırakıp, getireyim, okuyayım mı? Keyfinizi kaçırayım, yemekleri çöpe atayım mı? Ne kadar yazık ediyoruz zamana. Bir daha niye gelesiniz bu eve? Buradayız, evimizde. Hep birlikteyiz. Koza bile burada. Eskisi gibi. Daha da kalabalığız. Ne güzel. Ne gerçek. Aile dediğin kalabalık bir sofradır. Daha ne?”



En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın, okuru kalabalık bir aile yemeğine davet ediyor ve sofradaki tek boş sandalyeye oturtuyor. 12 Eylül’den sonra yurt dışına kaçmak zorunda kalan Koza, 27 yıl sonra ülkesine, şehrine, ailesine dönüyor, günümüz İstanbul’unda üst-orta sınıftan bir ailenin bireylerinin bilinçaltı yolculuğu başlıyor. Günlük gerçeklerin ve anıların sökün ettiği, yemeklerin, özellikle de sevilmeyen yemeklerin, şarkıların ve eşyanın dile geldiği, neşe ve sevincin, hüzün ve pişmanlıkla iç içe geçtiği tek günlük bir yolculuk bu…


Yaşasın Ödülüm Oldu:)




Sevgili Kitap Eylemi sağolsun beni ödüllendirmiş:) Kendisine teşekkür ediyorum:)

Ama bu ödülün bazı kuralları varmış.

1-Ödülü verenin linkini de veriyormuşuz .

http://kitapeylemi.blogspot.com.tr/



2-Ödül resmi paylaşılacakmış.

Yukarıda daha iyi durur diye yukarıda paylaştım gitti:)


3-15 tane arkadaşımıza da bu ödülden veriyormuşuz.



Ooyyyy 15 çok değil mi yaaav? Bana kalsa ben herkese bol keseden ödül dağıtırım, beğendiğim sessiz takipte kaldığım bir sürü blog var. Ama şimdi çekindim böyle sessiz sessiz takip edip de ben size ödül verdim ama şartlar da var desem ne derler ki acep?

Ben sadece 3 kişiye ödül versem ödülüme halel gelmiş olur mu, başıma bir uğursuzluk gelir mi çelişkileri içinde:P, daha önce ödüllendirilmediklerini umarak ve tabi kabul ederlerse



Kitaptan Kaleler 'i ödüllendiriyorum.

Sevgiler...




19 Ekim 2014 Pazar

Bi Sürü Ayracım Oldu:)



Her kitapseverde olduğu gibi bende de bir ayraç tutkusu var. İnternette rastladığım güzel illüstrasyonları bir kenara kaydediyordum kaç zamandır ve gün bugündür deyip kendilerini bastırdım.  


Kırtasiyeye taşınmaya üşendiğimden kendime ucuzundan bir laminasyon aleti bile aldım:)




İstediğim incelikte kurdele bulamadığımdan tepelerini delip kurdele takamadım ama böyle de güzel oldu sanki?:)



Bunlar bastırmak istediklerimin yarısı daha!:) Teknik bir arıza nedeniyle diğer yarısını bastıramadım:(


Ayrı bir şevkle kitap okuyabilirim artık:)




16 Ekim 2014 Perşembe

SESSİZ ÇIĞLIK- Lisa Gardner





Martı Yayınları
559 sayfa
Çeviri: Ozan Aydın

Lisa Gardner'in okuduğum ilk romanı bu, ama diğer romanlarına da gözümü dikmiş bulunmaktayım artık. 

Dedektif DD. Warren serisinin 3. kitabıymış Sessiz Çığlık, ben bilmeden almıştım.

Seri şu şekildeymiş efendim:

1-Tek Başına
2-Saklambaç
3-Sessiz Çığlık
4-Anlatmak İçin Yaşa
5-Kızım İçin Son Kez
6-Son Yüzleşme

Sarah Jones, gazeteci eşi Jason ve 4 yaşındaki kızları Ree ile sakin bir hayat süren bir öğretmendir. Bir gün Sarah ortadan kaybolur, eve zorla girildiğini gösteren hiç bir kanıt yoktur, sadece yatak odasında kırık bir lamba vardır. Sarah'ya ne olduğu kocaman bir soru işaretidir ve baş şüpheli de kocasıdır.

Kitap, Sarah'nın "İnsanların ömürlerinin son saatlerinde neler hissettiklerini hep merak etmişimdir." cümlesiyle başlıyor ve sizi 559 sayfa boyunca heyecanla okumaya zorluyor. Uzaktan yakından olayla ilgisi bulunan farklı karakterlerin hayatı ve onların olayla ilgili düşüncelerine de yer verildiğinden, siz de sürekli kurguluyor, ipuçlarını yakalamaya çalışıyor, neler olduğunu anlamaya çalışıyorsunuz. Ben 500. sayfada hala "nooollldu yahu bu kadına" diyordum:) Ve son sayfada da dikkatimden kaçan küçük bir nokta şak diye yüzüme çarpıldı!:)

Velhasıl kelam Lisa Gardner'ı pek beğendim, diğer kitaplarını da en kısa zamanda edinmeye çalışacağım...


Kitap Tanıtımından:

Kapalı kapılar ardında neler yaşandığını bilemezsiniz...

Harika bir ev.
Muhteşem bir aile.
Ölümcül bir sır...


Keşke size tehlikeyi gördüğümü, canımı dişime takıp direndiğimi söyleyebilseydim. Diğerlerini bilmem ama ben sevginin nefrete, arzunun takıntıya bu kadar kolay dönüşebileceğini anlamalıydım. Herkes bir yana ben başıma gelecekleri sezmeliydim…

Tüm ülkeyi ayağa kaldıracak sansasyonel bir olay yaşanır; medyanın ortalığı cehenneme çevirmesi için gerekli tüm malzemeler hazırdır: Sarışın ve oldukça alımlı bir kadın olan Sandra Jones bir anda ortadan kaybolur ve geriye tek tanık olarak dört yaşındaki kızı kalır; tek şüpheli olarak da yakışıklı ve sırlarla dolu kocası Jason Jones…

D. D. Warren olay yerine geldiğinde karşılaştığı tablo normal bir kaybolma vakasına işaret etse de, Jones ailesinin sıradan hayatının ardında bambaşka şeylerin yaşandığını hissetmiştir. Gerçek suçlu kimdir? Neyin peşindedir? Olayın derinliklerine inildikçe her şey bambaşka bir hal alacak, Komiser Warren kendini hiç beklemediği kadar karanlık bir dünyanın içinde bulacaktır...

14 Ekim 2014 Salı

Film: KARANLIKTA DANS- DANCER IN THE DARK


Ne zamandır film izleyemiyordum; müzikal, dram türünde bir Lars Von Trier filmiyle açılışı yapayım dedim. Darısı sinema ve tiyatronun başına olsun:)

Film 2000, Hollanda-ABD-Almanya ortak yapımı olup Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülü kazanmış; Björk de burdaki rolüyle En İyi Aktrist ödülünü almış.





Filmin konusu şöyle: Selma Jezkova (Björk), Amerika'da yaşayan Çek asıllı bir göçmendir ve evye fabrikasında çalışmaktadır. Kalıtsal bir hastalık nedeniyle gitgide görme yetisini kaybetmektedir, oğlu Gene'de de aynı hastalık vardır ve Selma, oğlunun ameliyatı için gece gündüz çalışarak para biriktirmektedir. Selma, aynı zamanda bir müzikal tutkunudur, zaman zaman bulunduğu ortamdan hayal alemine geçişler yaparak o anki duruma uygun bir müzikalde başrol oyuncusu olur.




Filmin başındaki çekimler, amatör çekim şeklindeydi, sürekli sallantı halindeki görüntülerden başınız dönebilir ama filmin başına aldanıp izlememezlik etmeyin. 


Konusu basit hatta sonu tahmin edilebilir ama Björk'ün performansı, müzikallerin tadında bırakılması (ki ben müzikal sevmem ama araya serpiştirilen kısa müzikaller filme renk katmış) filmi gayet başarılı kılmış.


Tek eleştirim var o da Björk'ün iş arkadaşını canlandıran Catherine Deneuve'ya. Yav arkadaş insan her ortamda, her durumda bakımlı ve güzel olabilir mi?!:)

Film öyle "aman bir kafa dağıtayım" tarzında değil, tam tersine midenize kramplar giriyor, sinirleniyorsunuz, geriliyorsunuz, üzülüyorsunuz kısacası huzursuz edici bir film ama kesinlikle izlenmeli...

10 Ekim 2014 Cuma

MADAM BAMBU- Faik Baysal




Can Yayınları 
286 sayfa


Kitaplığımın başına geçtim hangi kitabı okusam diye...Madam Bambu'ya takıldı gözüm, 2 sene olmuş alalı (D&R'ın 5 TL'lik kampanyasından ismini beğenip almıştım), zahmet olacak ama bir okuyayım artık dedim ve ilk sayfayı çevirdim...Roman beni ilk cümleden itibaren aldı ve keyifle okudum.

Kahramanın bir bayan (Madam Bambu) falan olduğunu düşünmeyin, Madam Bambu yardımcı karakter, baştan sona her şeyi kahramanımız Senar Kul anlatıyor. 

Senar Kul 66 yaşında, hep keman virtüözü olmayı istemiş, belediye mezbahasından emekli bir veterinerdir. Karısını 15 yıl önce kaybetmiştir, bir daha da evlenmemiştir, ancak yalnızlıktan kaynaklanan bir bunalıma girmiştir ve gittiği psikiyatristler kendisine evlenmesini ve sakin bir yere tatile gitmesini telkin ederler. Senar Bey de tatile gitmeye karar verir, sahil kıyısında bir motele yerleşir, iyi mi eder kötü mü eder onu okuyunca göreceksiniz:)

Romanda günümüzde de geçerliliğini koruyan toplumsal, kültürel, politik eleştiriler mevcut...

Benzetmek doğru olur mu bilmem ama ben Madam Bambu'yu okurken Salinger tadı aldım. Hani Salinger'in Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabında sohbet ediyormuş gibi rahat bir anlatımı var ya, hah işte öyle bir anlatımı var Faik Baysal'ın da.

Madam Bambu (2001), Faik Baysal'ın son eseriymiş, yazar 2002'de vefat etmiş. Yazarın diğer eserlerini, özellikle 19 yaşındayken yazdığı, 1944 yılında yaklaşık 100 sayfasının sakıncalı bulunması nedeniyle sansürlenerek yayımlanan, sonradan atılan bölümlerinin de eklenmesiyle yeniden yayımlanarak (tam 50 yıl sonra 1994'te) Orhan Kemal Roman Ödülü'ne layık görülen Sarduvan adlı eserini merak ettim. Baskısı tükenmiş sanırım ama bir şekilde denk getirip okumalı...


"Bazı sözler çok basit görünüyordu ama yaşamın bütün felaketlerini içeriyorlardı.Anlatmak ve anlamak, bunlar insanı özetleyen iki fiildi. Biri aksadı mı öteki hemen topallıyordu."

"Geçmişin dünyasında dolaşmak iyi bir şey değil. Mezarlıkta dolaşmak gibi bir şey bu. Adım başında ölülerle karşılaşıyorsunuz. Ne denli çabalarsanız çabalayın hiç birini ayağa kaldıramıyorsunuz da."

"Şu acı dediğimiz şeyin yapısı pek bilinmiyordu. Elle tutulmuyordu, yıkıcı gücü çok yüksekti. Önce sinirleri felç ediyor, sonra suskunluğa ya da göz yaşına dönüşüyor, bazen de beynimizi yerinden oynatıyordu."

"Paranın ve şatafatın çok olduğu yerde bugüne kadar hangi namus barınabilmişti?"


Kitap Tanıtımından:
Madam Bambu, çağrıştırdığının tersine, bir kadının değil, yapayalnız kalmış bir yaşlı adamın romanı. Senar Kul, altmış yaşın üzerinde, Belediye Mezbahasından emekli bir veteriner hekimdir. Karısı ölünce, girdiği bunalımdan kendi çabalarıyla çıkamaz ve doktora başvurur. Doktor, yaşamında bir değişiklik yapmasını önerir; uzun bir tatil iyi gelecektir. Ama kesinlikle yalnızlıktan kurtulmalı, yeniden evlenmelidir. Karısından başka kadın tanımamış, mesleğini de hiç sevmemiş, sosyalist görüşlü, kadınları yalnızca cinsel bir nesne olarak görmüş Senar Kul’un işi kolay değildir. Küçük bir kıyı kasabasında tanıdığı iki genç kadın, Senar Kul’u ‘kadın’ konusunda yeniden düşünmeye zorlarken, kendisiyle bir hesaplaşmaya girmesine de neden olacaktır. Bu iki kadından biri, motelin işletmecisi Senem Hanım, bir de intihar eden babasının geçmişini araştıran genç, güzel Madam Bambu’dur.





8 Ekim 2014 Çarşamba

BİR PSİKİYATRİSTİN GİZLİ DEFTERİ- Gary Small, Gigi Vorgan




NTV Yayınları
336 sayfa
Çeviri: Duygu Akın


Üniversite sınavına girdikten sonra sıra tercih yapmaya gelmişti; şimdi nasıl bilmiyorum ama benim zamanımda önce puanlar açıklanıyor sonra tercih yapılıyordu. 50 kere sistem değiştiği için insan takip edemiyor, zamanında garipsediğim yaşlı teyzelere benzedim valla, "kaç puan aldın? iyi mi oluyor şimdi, en yüksek puan kaç?" gibi diyaloglara girer oldum.

Baştan sona tüm tercihlerim tıptı. El becerime göre ya cerrahiyi seçecektim ya da psikiyatriyi düşünecektim. Bir önceki postumda belirttiğim işletmeye nasıl geldik peki?:) Ertesi gün tercih formumu okula teslim edecektim ve o gece uyku tutmamıştı, küt diye bir ses duydum, sonrasında feryatlar figanlar...Meğer yan komşumuz camdan atlayarak intihara kalkışmış. İçim bi tuhaf oldu, korktum, doktor olsam hayatım hep böyle geçecek dedim, o zamana kadar bunu hiç mi düşünmedim? Düşündüğümü sanıyormuşum demek ki:) Hazır olduğumu hissediyordum, üstesinden gelirim diyordum ama somut bir olay gerekiyormuş sanırım... Ve bütün tercihlerimi sildim, saçma sapan bir liste yaptım. İşte hayatımın kırılma noktalarından biri...

Neyse efendim demem o ki ben bu kitabı ayrı bir ilgiyle okudum. İnsan beyninin sınırlarına (yoksa sınır tanımazlığı mı demeliydim) ilişkin örnekler beni çok şaşırttı. Fiziksel bir takım rahatsızlıkların zihinsel rahatsızlıklara da yol açtığını veya bunun tam tersinin de mümkün olduğunu okuyoruz. 

Kitapta en çok sağlık sistemlerinden etkilendim. Adamlar somut fiziksel bir rahatsızlıkta bile, herhangi bir şeyi atlamamak adına, hastanın bir de bir psikiyatrist tarafından muayene edilmesini istiyorlar. Doktorlar (dahiliyecisi, cerrahı, ortopedisti, psikiyatristi vs) ekip halinde çalışıyorlar. Hasta odaklı bir uygulama yani! 

Bir de ilaç tedavisine başlamadan önce konuşmaya, sorunun temeline inmeye, hastanın duygularını anlamaya yönelik çalışılıyor.

Keşke aile hekimliği uygulaması psikiyatri alanında da olsaydı...Psikiyatristler kafayı yiyecek duruma gelirdi ama en azından birbirimize karşı daha hoşgörülü olmayı becerebilirdik bence...



Kitap Tanıtımından:

Gerçek hikâyeler kurgudan çok daha tuhaftır, Dr. Gary Small da bunu gayet iyi biliyor. Psikiyatriyle ve insan beyni üstüne çığır açıcı araştırmalarla geçen otuz yıl içinde Dr. Small pek çok şey görmüş. Şimdi ofisinin kapılarını açmaya ve kariyerinin en gizemli, ilginç ve tuhaf hastalarını anlatmaya hazır.

Bu kitap bir psikiyatristin zihnine ve onun giderek gelişim gösteren mesleki yaşamına yapılan aydınlatıcı bir yolculuk. Aynı zamanda bu branşın ve daha önce görülmemiş, tanısı koyulmamış çeşitli akıl hastalıklarının perde arkasına da bir bakış… Kitabı okurken kendinizi, bizi insan yapan şaşırtıcı tuhaflıklar üstüne düşünürken bulacaksınız.

Sıkça komik, kimi zaman trajik ve daima etkileyici Dr. Small, sizleri kariyeri içinde Boston'un kalabalık acil servis koridorlarından başlayıp ülke elitlerinin multimilyon dolarlık kayak localarına dek uzayan bir geziye çıkarıyor. Bu gezi sırasında birbirinden tuhaf gerçek karakterleri anlatırken, bir yandan da esrarengiz histerik körlükle, penisinin küçüldüğüne inanan bir adamla, gizli sürdürülen çifte hayatlarla ve ürkütücü derecede psikotik romantik arzularla baş ediyor. Akıl hocası kendi hastası olduğunda Dr. Small'un kariyeri ve kişisel hayatı tam bir döngüyü tamamlıyor ve Small'un kimsenin zihinsel araştırmanın ötesinde olmadığını anlamasını sağlıyor; kendisinin bile...


2 Ekim 2014 Perşembe

GENÇ WERTHER'İN ACILARI- Goethe




ÜBL Yayınları
156 sayfa
Çeviri: Bülent Yılmaz

Genç Werther'in Acıları ince bir kitap ama bebelerin hastalığı, sonra hastalığın bana sirayet etmesi, okul, öğrencilik hayatına alışma, ödev, sunum derken 1 haftayı buldu neredeyse kitabı bitirmem:(  

Evet yeniden öğrenci oldum bu arada, "puan boşa gitmesin bari" mantığıyla yaptığım işletme tercihi yetmezmiş gibi tuttum bir de kamu yönetimi masterı yapıyorum! Kademe ilerlemesi, iş yerinden izinli olma gibi artıları olmasa çekilecek dert değil yeminle! Zira bayramdan sonra bir sunumum, 1 ay sonra bir sunum daha, bilmem kaç zaman sonra da bi kaç ödev teslimim var, araya da bir kaç vize ve final atıcaz tabi ki:( Böhüüüü çok moralim bozuldu valla böyle sıralayınca şimdi:( Beni bu saatten sonra yoga, ahşap boyama neyim paklardı ama neyse zamanla onlara da el atarım kısmetse:)

Bu kadar ağlamadan sonra gelelim kitabımıza... Kahramanımız Werther'in, arkadaşı Wilhelm'e yazdığı mektuplar şeklinde ilerleyen kitabın son kısmında anlatıcı araya giriyor ve sonrasında Werther'in başına gelenleri  onun ağzından okuyoruz. Kafasını dağıtmak için Wahlheim'e giden, doğa yürüyüşlerine çıkan Werther'in hayatı Lotte'yle tanışmasından sonra alt üst olur. İlk andan itibaren ona aşık olan Werther, gelgitler yaşar çünkü Lotte, Albert'la nişanlıdır, sonrasında Lotte ve Albert evlenir; fakat Werther bir türlü Lotte'yi unutamaz.


Kitap genel olarak akıcıydı, Werther'in Albert'la intiharı tartıştığı bölüm çok etkileyiciydi. Sadece Werther'in, Lotte'ye Ossian'dan (James Macpherson tarafından 1760 yılında yazılan bir destanmış bu arada Ossian) bir bölüm okuduğu kısmı sıkıcı geldi bana.

Kitabın yayımlandığı dönemde intihar vakaları artmış; mavi frak, sarı yelekli bir moda akımı başlamış. Edebiyatın gücü işte! O kadar kişi benim yazdığım  bir kitap yüzünden intihar etse kahrolurdum herhalde , Goethe ne düşündü acaba diye de kendi kendime sormadan edemedim.


"Çocukların neyi, niçin istediklerini bilmedikleri hakkında bütün yüksek öğretmenler ve hocalar aynı düşüncedeler; ama çocuklar gibi yetişkinlerin de bu dünyada yalpalayarak dolandıkları, onlar gibi, nereden gelip nereye gittiklerini bilmedikleri, aynı biçimde gerçek amaçlar için uğraşmak yerine, kurabiye, pasta ve sopayla yönetildikleri konusuna gelince: kimse buna inanmak istemiyor, ama bence, elle tutulacak denli açık bir gerçek bu."

"Tanrı'nın bize her gün verdiği iyi şeylerden zevk almak için hep açık kalpli olsaydık, başımıza geldiği zaman kötüye katlanmak için de yeterince gücümüz olurdu."

"Korkuç bir şekilde koşturulunca nefes alabilmek için içgüdüyle bir damarını dişleriyle yaran soylu bir at cinsinden söz edilir. Sık sık böyle duyumsuyorum kendimi, bana sonsuz özgürlüğü getirecek bir damarımı açmak istiyorum."

"İç huzuru şahane bir şey ve sevincin ta kendisi"


Kitap Tanıtımından:

Evrensel boyutlara ulaşmış ünüyle bugün dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri sayılan Goethe, henüz yirmi beş yaşındayken yazdığı Genç Werther'in Acıları'nda, kısa bir süre önce Charlotte adlı genç bir kadınla yaşadığı mutsuz ilişkiden yola çıkmıştı. Edebiyat dünyasına, karşılıksız aşkıyla intihara sürüklenen "Romantik kahraman"ı armağan eden bu büyüleyici mektup-roman, şiirselliği ve yaşama tutkulu bakışıyla okuyucuları mıknatıs gibi kendine çekmişti. Almanya'da bütün gençliği etkisi altına alan romanın, birçok intihara neden olduğu, Werther'in giydiği mavi frak, sarı yelek ve çizmelerin döneminde moda yarattığı, Napoléon'un bile kitabı sürekli yanında taşıdığı söylenir.

Son derece duyarlı ve tutkulu bir genç ressam olan Werther'in, düşsel dostu Wilhelm'e yazdığı mektuplardan oluşan Genç Werther'in Acıları, edebiyatta akılcılığın yerini alan duygusallığın bir başyapıtıdır.



26 Eylül 2014 Cuma

PALA HAYRİYE- Figen Şakacı




İletişim Yayınları
175 sayfa
1. ve 2. Baskı 2014


Ah Hayriye, Pala Hayriye, yüreğimi inceden sızlatan Hayriye...

Bitirgen'le çocukluğunu okuduğumuz Hayriye'nin, bu defa da genç kızlıktan kadınlığa geçiş hikayesini okuyoruz.

Baskıcı rejimden, abisinin dayaklarından usanan Hayriye, tek çareyi evden kaçmakta bulur. 

"Hamım ben daha; dalıma yabancı, ağacıma küs, köküme çekingen. Düşme korkusundan olgunlaşmaya meyletmeyen... Ham kalmaya söz vermek üzere çıkıyorum, beni on sekiz yaşıma kadar besleyen evimden." diyerek kendini sokağa atar.

Gidecek hiçbir yeri yoktur ama bir okulu vardır. O da soluğu okulda alır. Sonrasında kendine bir ev bulma, hasbelkader girdiği sol grupla eylemlerde boy gösterme, aşık olma hallerini; gazeteci, yazar olma yolunda debelenmelerini okuyoruz.

Bitirgen'den sonra Pala Hayriye'yi de çok keyifle okudum. Üçüncü kitabı heyecanla bekliyorum. Yeni yazarlar keşfetmek çok mutlu ediyor beni ve Figen Şakacı'yla tanıştığıma da çook memnun oldum...



"Onur aç ve evsiz insanların üzerinde hiç durmayan bir şeymiş meğer."

"Evlat olmak diye bir meslek edinmiş de gönüllü çalışıyormuş gibiydi. Bütün gün devrimden, mücadeleden, feminizmden bahseden Meral, evin içinde bildiğimiz etkisiz elemandı."

"Yabancı bir evde olmak, eve yüklediğin her türlü anlamı safrasıyla kusmak demekti. Yabancı bir ev, dışarıdan gelen için tüm evlerin kalın bağırsağı, zamanla biriken her şeyin posasıydı."

"Hasret çekmek, bir hayalin yerini durmadan değiştirmek demek. Özlemek daha başka, onda bütün dünyayı aynı anda kucaklamak isteği gibi imkansız bir şey var... Birinde hiç kavuşamayacağını bilmenin sancısı, diğerinde yutkundukça fark ettiğin bir yumru..."

"Gençliğim kıytırık bir kasnağa gerilmişti. Bol soru, yığınla muğlak cevap ve bir umut arasındaki gergefe kendimi işledim."


Kitap Tanıtımından:

Kulağıma durmadan yürü diye fısıldayan, gittikçe uğultuya dönüşen, menşei belirsiz bir ses çalınıyordu. Gökyüzü pusunu üzerime kusuyor, beni yutmaya yelteniyordu. Boyun eğmek, geri dönmek yoktu. Yolu bir çaprazına, bir dikine dilimledim. Sonunda bitap düşüp bir merdivenin başında durdum. Çöksem olduğum yerde uyuyacak, soğuğun ikide bir dürten dikenli ellerinde yığılıp kalacaktım. Artık bir evim yoktu ama bir okulum vardı. Ailemi yeni arkadaşlarımdan kuracak, atanmışlarla değil, seçilmişlerle mutlu mesut yaşayacaktım.

Böreğe pudra şekeri ister misin? Ertürk Yöndem, Lenin’i döver mi? Kim otlu peynir kokuyor? “Bekâret esaret”, yarım yarım hatıralar, öğrenciler, gazeteciler... Kim dans eder ki komparsitayla? Şehrin yokuşları, çıkmaz sokakları... Yalnız mısın sen oralarda? 

Genç bir kadın evden kaçıyor, kalın fitilli kadifesi kirden üzerine yapışmış, kaşı-bıyığı gür Pala Hayriye bu... Figen Şakacı, doksanlı yıllarda üniversiteye başlayan Hayriye’nin kırklı yaşlara kadar yaşadıklarını anlatıyor. Pala Hayriye, neşeli, meydan okuyan, direnen bir kadının hikâyesi... Figen Şakacı, Bitirgen’le başladığı büyüme hikâyesine Pala Hayriye’yle devam ediyor.