24 Eylül 2014 Çarşamba

BİTİRGEN-Figen Şakacı



Everest Yayınları
94 sayfa
Basım yılı: 2011

Ben bu kitabı çook sevdim... Bitince de öyle hüzünlendim ki daha uzun olsaydı keşke dedim.

Bitirgen, üçlemenin ilk kitabı aslında, ikinci kitap da Pala Hayriye(2014).

Bir kız çocuğunun günlüğü şeklinde yazılmış roman. Babası kahramanımıza "bitirgenim" diye hitap ettiğinden kendisi de günlüğüne bitirgen ismini veriyor. Bitirgen de küçük ve şeker gibi tatlı kayısı demekmiş, bunu da öğrenmiş oldum:)

Küçük bir çocuğun gözünden okul ve aile yaşamını, komşuluk ilişkilerini, darbeyi, darbenin etkilerini, aşkı, ölümü, cinsel istismarı okuyoruz.

Yazarın anlatımını çok naif, sıcak ve samimi buldum, bitirgenle birlikte ben de kendi çocukluğumun izini sürdüm. Bir sayfada kahkahalarla gülerken bir sonrakinde gözlerim doldu, içim sızladı...

Annelerin argolu özlü sözlerinden de bolca var kitapta:) Çok seviyorum eskilerin deyimlerini, keşke hafızam yeterli olsaydı da hepsini hatırlayabilseydim. Annemin izlediği "ömrümü yedin" dizilerinden birinde de o tarz bir karakter vardı, sırf o özlü sözler için izleyesim gelmişti diziyi:))

Neyse konuyu fazla dağıtmadan diyorum ki, ben çok keyif aldım Bitirgen'i okurken, tavsiye olunur efenim:)

"Tıpkı Kabuk" başlıklı bölümden bir parça paylaşmak istedim bir de.

"Kapkalındı kabuğun, hani kafama atsalar yarar o kadar. Ne ki üzerindeki tüylerin komikliği unutturuyordu sertliğini, içine sızmayı kolaylaştıracak gizli dehlizlerin vardı, ancak elimde evirip çevirince görebileceğim. Herkesin evine girmezdin öyle kolay kolay, zengin sofralarında boy göstermeyi severmişsin duyduğuma göre. Taa uzaktan geldiğine göre, kime konuk olacağını önceden biliyor olmalısın.Mağrur duruşundaki kibrin hoşuma gidiyordu, yalan yok. Ama kendini teslim etmeme inadına içerliyordum. Kafana vura vura içindeki o akça pakçalığa ulaşmaya çalışmak hoyratlıktan değil, sana olan merakımızdandı. 

...Senin o ufacık bedeninde, benim o ufacık sevincimde dünya da küçülüvermişti. Masal anlatır gibi ne yaparsa her aşamasını anlattı babam; bak önce burasına vuracaksın çok canını acıtmadan, sonra bıçağı yavaşça yanlarına saplayıp ortadan ikiye ayıracaksın ama parçalamadan, şimdi de içindeki nehri salıvereceksin ama üstüne bulaştırmadan dedikçe, ilk defa bir sırrını açtığını sanıp değer biçmiştim kendime onun gözünde.

...Cebindeki paranın hesabını yapmaktan helak olmuş evimizin ilk serseri israfıydın diğerlerine göre, benim içinse babamla baş başa olmaya vesile bulunmaz bir nimettin.

...Sana bir teşekkür borcum var; güç denilen şeyi kabuğunun ömrüyle ölçtüğüm için, evimize ilk kez törensi bir telaşla geldiğin için, gözümün önünde tüm heybetiyle duran babamı bir anda yanıma kattığın, iki parmağını kapalı avucunda şaklatarak zafer sevinciyle bir ezgiyi tutturmasına vesile olduğun için. Babalar da neşelenebilirmiş meğer, ilk kez senin sayende anladım.

...Nice çocukların sevinci senin gövdende sınanır belki yine, sonra kendime geldim, saatimi bugüne ayarladım. Zaman, eti kemik geçmiyordu artık, rüyalara yüz vermiyordu nicedir; büyümek hem büyülü hem buhranlı bir şeymiş meğer. Bulutu gördün mü yağmura hazırlanmak demekmiş, kaçışlara açılan bir saçakaltı, yolculamalara hazır bir durakmış. Ne ki yetmedi bildiklerim gördüklerime, her türlü ıssızlıkta ıslanmayı seçmiştim bir kere. Bu kez son demek bir gençlik atasözü, bir ne oldum deliliğiymiş..."


Kitap Tanıtımından:


Hepimiz aynı mı büyürüz? Daha az hasarla, daha az kederle büyüyenlerimiz de yok mu? Tıpkı daha korkunç ve onarılamaz hasarla büyüyenlerimiz olduğu gibi. Derecesi ne olursa olsun "bizim buralar"da bir kız çocuğunun büyümesinde hep ciddi bir hasar vardır, çocukluğunun kuytularında illa bir terslik! Hikâyelerimiz farklı yollarda çatallansa da aslında hepimizin başına ne geldiyse şu "büyüme" işinden gelmiştir. Düşünen herkes büyümenin ne belalı bir şey olduğunu bilir. Büyüyüp de yıllar sonra geriye dönenimiz, büyümeye çalışan o çocuğa bakanımız, halini soranımızsa nadirdir. Bitirgen, büyük bir cesaretle buna bakıyor. Yıllar öncesine, o kız çocuğuna gidip... Onun diline, onun inine iniyor. Niye? Çok şeyimiz, ve belki de her şeyimiz oradaki o çocukta, oradaki hasarda duruyor çünkü. Yoksa bunca zordan sonra nihayet "büyüdüğümüzde" niye oturup bunları yazalım ki? Bizim buraların büyüme hikâyeleri bilinmeden, bu hikâyeler iyileşmeden bizim buralar da asla iyileşmeyecek çünkü. Figen Şakacı'nın cesareti bundan. 

Bitirgeni okurken Şakacının anlatım dilinde yuvalanan o ironik ton, size edebiyat adına lezzet verecek hiç kuşkusuz, ama o ironik tonun edebiyat için orada olmadığını kavradığınızda, işte gerçekten zaman anlayacaksınız hasarın ve kederin kardeşinin kim olduğunu. Bitirgen: Öyküsü büyümenin o dikenli kollarında geçen bir anlatı, dili incecik bir kâğıt kesiği... Birhan Keskin

23 Eylül 2014 Salı

YEŞİL- İnci Aral (Yeni Yalan Zamanlar 1)





Kırmızı Kedi Yayınları
470 sayfa- cep boy




Yeşil, Yeni Yalan Zamanlar adıyla 94 yılında yayımlanmış, sonrasında yayımlanan Mor(2003) ve Safran Sarı (2007) romanlarının, bu romanla bütünlük oluşturması nedeniyle yazar, ilk kitaba Yeşil adını vermiş ve Yeni Yalan Zamanlar başlığı altında toplamış bu üç romanı. 

Serinin daha önce Mor isimli kitabını okumuştum, konusunu tam olarak hatırlayamıyorum (11 sene olmuş okuyalı, hatırlamamam normaldir umarım!) ama beğenmiştim. Nerden esti bilmiyorum ama serinin tamamını okuyayım dedim.

Öncelikle kitap öyle çıtır çerez bir kitap değil; roman içinde roman barındıran, iç içe geçmiş ilişkilerle insanın kafasını karıştıran, 5 farklı sona sahip, bana göre okunması zor olduğu kadar anlatması da zor bir kitap...Kitabın tanıtım yazısı oldukça açıklayıcı olmuş, daha fazla kelam etmeyeceğim o yüzden. 




"...Her ilişkide o ilişki sürüp giderken yaşayanlarca bile çözülemeyen kimi belirsizlikler, anlaşılmazlıklar ve karanlık noktalar vardır. Bu yüzden o öyküyü üçüncü kişilere anlatırken korkunç yanılgılara düşebiliriz. Haklı çıkma kaygısıyla bilmeden haksızlık edebilir, günahlarımızı tümüyle unutup iyiliklerimizi abartabiliriz."

"...Hepimizin iyiliği için! Dayatılmış hiçbir iyinin, hiçbir doğrunun herkes için her zaman iyi ve her zaman doğru olamayacağını hatta her durumda daha kötü olacağını bile bile."

"...Acizliği beni gözden çıkarmak zorunda bıraktı onu. Çözemeyeceğini sandığı bir durumu görmezden gelmenin en kolay yol olduğunu kabul etmeye oldum olası eğilimi vardı zaten."


Kitap Tanıtımından:


İlk kez Yeni Yalan Zamanlar adıyla yayımlanan Yeşil, İnci Aral'ın yazarlığında yeni bir dönemeç açmış bir roman. Yayımlandığı 1994 yılında bugünlerin Türkiye'sini görebilmesiyle de önemini korumayı sürdürüyor. Kahramanlar günümüzün kahramanları: Dinsel öğreti ve baskıyla yetiştirilmiş ensest kurbanı bir genç kadın, intiharın eşiğinde tutunamamış bir gazeteci ve onların dokunaklı aşkı. Bu aşk çevresinde tarihi eser kaçakçısı bir dayı, köşe dönmüş ünlü bir fotoğrafçı ve onun tarikatçı-punk sevgilisi de yer alırlar. Ülkedeki sanat düşmanı yönetim yüzünden üretemez duruma düşmüş sanatçıların toplandığı ve zararsız eserler vermeye zorlandıkları gizli merkezdeki ilginç sorgucu tipleri ise ortamı daha da karanlık hale getiriyor. 
Anayasanın değiştirilmesi ve modası geçmiş laisizm edebiyatı tartışmaları arasında, ekranlarda yaşanan sansür ve bayağılıklar, yakında küp biçimi alacak domatesler, ikiyüzlü kasaba ahlakı, korkular, yeni diye sunulan değerler içinde şizofrenik bölünmelere uğrayan ve varoluşlarını yeniden sorgulayan genç kuşaklar. Kısaca şu anda ne yaşanıyorsa hepsi. Romanın ironik dili gerçeğin acısını hafifletmeye yetmese de zevkli bir okuma serüveni vaad ediyor.

22 Eylül 2014 Pazartesi

Kiler Market Ganimetlerim


Kiler Marketin %50 kampanyasını geçen sene keşfetmiştim, mart ayı gibi yapmışlardı yanlış hatırlamıyorsam. Bu sene de yine mart ayında %50 kampanyaları olmuştu, madem fiyatı bu kadar düşük alayım bari dediğim bir kaç kitap olmuştu. Eylül başında yine %50 kampanyası yapmışlar, ben de tesadüfen Mardin Kiler'de farkettim. Oradan sadece Ve Dağlar Yankılandı'yı aldım, diğerleri ise Ankara'dan.





Nazan Bekiroğlu'nun kitaplarını tamamlamaya az kaldı, ha gayret:)) Mimoza Sürgünü, Mavi Lale, Mor Mürekkep ve Cümle Kapısı deneme türünde kitaplar. Aslında roman ve öykü türünde okumayı tercih ediyorum daha çok ama dördü için de okuduğum olumlu yorumlar nedeniyle onları da almaya karar verdim. 





Yaz hakkında bir fikrim yoktu, Kürşat Başar olduğu için aldım. Zaman Yolcusunun Karısı'nın filmini izlemiştim, fena değildi; filmin ayrıntılarını hatırlamamam ve kitapların genelde filmlerden daha iyi olması sebebiyle onu da aldım.

Allah'ım nasıl mutluyum ya!:)

20 Eylül 2014 Cumartesi

NİLÜFER-HEPSİ BU- Bircan Usallı Silan





Doğan Kitap
325 sayfa



Goriot Baba'dan sonra şöyle kolay okunan, beni yormayacak bir kitap arayışına girdim. D&R'ın kampanyasından 5 liraya aldığım Nilüfer biyografisini okumanın tam zamanı dedim ve okudum:)

Nilüfer'in hayatına dair merak ettiğiniz her şey var kitapta, çocukluğu, aile yaşamı, müzik hayatına nasıl başladığı, Kayahan'la çekişmeleri, Ayşe Nazlı'sı, aşkları...

Zaten sevdiğim, sempati duyduğum bir sanatçıydı, kitabı okuyunca daha da bir sevdim, saygı duydum. 



Kitap Tanıtımından:
Nilüfer, Türk pop müziğinin en büyük starlarından biri. Nilüfer'i sadece sanatçı kimliğiyle değil, bir çocuk, bir kadın, bir anne, bir insan olarak da tanımak isteyenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap: Nilüfer, hepsi bu.

GORİOT BABA- Balzac


Beyaz Balina- Kum Saati Yayınları
330 sayfa 


Ne elimde süründü şu Goriot Baba! Aslında bitireli çok oldu hatta üzerine 3 kitap okudum ama araya Mardin-Urfa-Antep seyahati girince yazmam gecikti.

Ortaokul yıllarımda Vadideki Zambak'ı okumuştum ve çok etkilenmiştim, o yüzden çok pozitif başladım Goriot Baba'ya. İmla ve yazım hataları çok fazla olmasa da yine de rahatsız etti. Çeviriye çamur atmak istemiyorum ama olmamış sanki yaw! Bıraksam da daha iyi bir çevirisini aldığımda mı okusam dedim, sonra da 100 sayfa okumuşum bitireyim bari diyerek devam ettim ama iyi mi ettim kötü mü ettim bilemedim.

Goriot Baba, Balzac'ın 88 ciltten oluşan İnsanlık Güldürüsünün bir parçasıymış. En önemli karakterler bu eserde bulunuyormuş. 

Goriot Baba, iş hayatından elini eteğini çekmiş eski bir tel şehriyecidir ve ticareti bıraktıktan sonra Madam Vaquer'in evine kiracı olarak taşınmıştır. İlk başta pahalı bir odada kalan Goriot Baba zamanla eşyalarını da elden çıkararak daha ucuz bir odaya yerleşir. Kendi halinde bir adam olan Goriot Baba'yla çoğu kişi alay eder. Bir tek hukuk öğrencisi olan Rastignac, Goriot Baba'ya iyi davranır. Goriot Baba'nın taparcasına sevdiği 2 kızı vardır. Hatta "kızlarım için baba, oğul ve kutsal ruhu bile satardım" diyor. 

Goriot Baba'nın kızlarına olan sevgisini biraz hastalıklı buldum. Yer yer de sıkıcılaştı kitap, eski Türk filmlerindeki replikleri andıran kısımlar da vardı. Güzel bir çevirisini okusam sonuç farklı olur muydu bilemiyorum ama ben pek tat alamadım Goriot Baba'dan.





Kitap Tanıtımından:
Büyük Fransız Romancısı Honore de Balzac'ın (1799-1850) ünlü dev yapıtı İnsanlık Güldürüsü, seksen sekiz ciltten oluşur. Goriot Baba, bu büyük yapıtın bir parçasıdır. Bu romanın ayrıcalıklı bir yeri vardır. Balzac'ın kafasında İnsanlık Güldürüsü'nü oluşturma düşüncesi Goriot Baba ile birlikte doğmuştur. Bu da bu büyük romanı, ister istemez, bir odak-yapıt durumuna getiriyor. Kurgusuyla, konusuyla, kişileriyle, içerdiği dünya görüşüyle, gerçekten çok ilginç bir roman olan Goriot Baba, İnsanlık Güldürüsü adlı bu dev yapıtın üç bine ulaşan kişilerinin önemli bir kısmını hem de en ilginçlerini bize tanıtır: Rastignac, Madame de Beauseant, Madame de Langeais ve daha birçokları, ünlü Balzac kişileri olarak ilk kez bu romanda karşımıza çıkarlar. Bu özelliği göz önüne alınınca, İnsanlık Güldürüsü'nün eşsiz evrenine girmek için en elverişli kapının Goriot Baba olduğu söylenebilir. Yalnızca yarattığı ilginç baba tipiyle değil, anlatım ustalığıyla da, öteki kahramanlarıyla da bu roman okuyanı sürükler.

7 Ağustos 2014 Perşembe

BAB-I ESRAR- Ahmet Ümit




Everest Yayınları
394 sayfa

                   Daha önce Ahmet Ümit okumamıştım, Bab-ı Esrar'la başlayayım dedim, iyi de etmişim.
              
              Kahramanımız Karen Kimya Greenwood, Konyalı sufi bir baba ile İngiliz bir annenin kızıdır ve İngiltere'de bir sigorta şirketinde eksper olarak çalışmaktadır. Babası, Karen 12 yaşındayken onları terk etmiştir. Babasız büyümenin acısını yıllarca içinde taşıyan Karen 3 milyon poundluk bir iş için Konya'ya gelir ve Mevlanalı Şemsli bir hayal alemine geçişler yaparak babasını, ilişkisini,hayatı sorgulamaya başlar. Kitapta bir cinayet de vardır ama o gayet küçük bir ayrıntıdır. Ahmet Ümit'in polisiye yazdığını okuduğum için polisiye bir şeyler bekliyordum ama öyle olmadı.

               Kitapta bol mistik öğeler, masalsı bir anlatım var, bölümler arası geçişler çok akıcı, Karen'in gerçek hayattan hayal alemine geçmesi çok güzel kurgulanmış ki bana Nar Ağacı'nı hatırlattı. 

              Yalnız Şems'in, Karen'in bebeği hakkındaki yorumlarını çok sıradan buldum, orda sanki büyü bozuldu, sanki alelade bir insan yorum yapıyordu.

           Ne yalan söyleyeyim Elif Şafak'ın Aşk'ı popüler olunca mı böyle bir kitap yazmış yazar diye düşünmedim değil ama araştırınca gördüm ki Bab-ı Esrar 2008, Aşk ise 2009 yılında basılmış. 

         Kitapta altı çizilesi çok yer vardı ancak ben bir tanesini alacağım buraya.

             "İnsanlar büyüyünce hislerine duydukları güven azalıyor. Görmedikleri, dokunmadıkları, işitmedikleri, koklamadıkları, tatmadıkları şeylere inanmıyorlar. Hayal kurma yeteneğini kaybediyorlar. Mucizelerin gerçek olamayacağını düşünüyorlar." (sayfa 193)

           Önceleri geçmek bilmeyen zamanın şimdi nasıl da koşturarak akıp gittiğini hayretle izlediğim; çocukluk yıllarımın gamsız, saf, mutlu günlerine özlem duyduğum şu zamanlarda beni çok hüzünlendirdi bu cümle...Ve artık hayal kurmadığım gerçeğini hatırlattı bana...Ben de büyüdüm artık dedim ve içim acıdı...Bir an önce büyümek istediğim yıllar nasıl oldu da bu kadar çabuk geçti ve ben çocukluğuma özlem duyar hale geldim hala şaşırıyorum. 30'dan sonra bir haller oldu bana sankim:) Daha mı duygusal oldum ne?!

        Neyse efenim Ahmet Ümit'in tarzını sevdim, diğer kitaplarını da listeme ekleyeceğim bundan böyle.

          Kitap Tanıtımından:
Kayıp babasıyla doğacak çocuğu arasında kalmış bir kadın... Hayatın anlamını arayan bir insan: Karen Kimya... Kapıları sırlara açılan bir kent... Sırların mucizelere dönüştüğü geceler. Mucizelerin hakikat sayıldığı zamanlar... Yedi yüz yıl öncesinden gelen bir fısıltı... Aşkı sadece aşkla tartanların ıtırlı soluğu... Ölümün yok edemediği bir sevda... Yıllara direnen bir sevgi; Şems-i Tebrizi ve Mevlâna Celaleddin-i Rumi... Günümüzden yedi yüz küsur yıl öncesine uzanan gerilim dolu, heyecan yüklü, mistik bir serüven...

"Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye... Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya...

Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı. Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkmadan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yapraklarının arasından. Yedi kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini. Yedi kişinin yedisi birden saplamıştı bıçaklarını içeriden çıkana.

Taşta kan vardı. İnsanların yüreklerinde nefret, dolunayda derin bir sükûnet..."

1 Ağustos 2014 Cuma

FERAYE- Naşide Gökbudak

     


332 sayfa
Nemesis Kitap


         Feraye, nisan ayında okuduğum kitaplardandı. Naşide Gökbudak'ın da ilk okuduğum eseri. 

       Kitabımızda olaylar Birinci Dünya Savaşı sırasında geçiyor. Kahramanımız Feraye çok güzel bir genç kızdır, evlilik hayalleri kurduğu bir genç vardır ama komşunun oğlu Konstantin de kendisine aşıktır. Feraye'yi elde edebilmek için de her şeyi yapabilecek biridir. Daha fazla detaya girmiyorum, hikaye çok tahmin edilebilir aslında... Okurken de çok heyecan duymadım o yüzden, hatta biraz sıkıldım. Kitabın dili gayet sade ve çok kolay okunuyor. Türk filmi tadında bir kitaptı. 
        
        Yazarın eserleri üzerine yapılan yorumları araştırırken kurgu hatalarından bahsedildiğini okumuştum; benim de takıldığım tek nokta, bir yerde Feraye'nin "başım ağrıyor bir Gripin alıp yatacağım" tarzındaki bir cümlesi oldu. Okurken işaret koymamışım, şimdi de hangi sayfadaydı bulamadım:( O yıllarda gripin mi varmış ki dedim. Nitekim öğrendim ki gripin 1935 yılında üretilmeye başlanmış. 
      
      Yazar 65 yaşında yazmaya başlamış ama 17 kitabı var. Maşallah dedirtti bana. 
         
       Ve kendini şöyle anlatmış:
   "Hüviyet cüzdanıma göre 01/01/ 1936 yılında, ailemin kaydına göre 23 Eylül 1937 de bağ bozumu mevsiminde Elâzığ’ın Perçenç (Şimdiki Akçakiraz ) köyünde doğmuşum. Hüviyet cüzdanındaki kayıtlara bakılırsa, bütün köy çocukları, Noel Baba tarafından yeni yılın ilk ayında getirilmişti. Aslında o devirde Noel Baba doğu illerine hiç uğramazdı. Nasıl olmuşsa olmuş. Ben de pek anlayamadım. Henüz bebekken şehir merkezine taşınmışız. Köyü ve toprağı bırakan babam, başka bir mesleği de olmadığından, bizleri çok zor şartlarda büyüttü. Tabii anneminde yardımı ve desteği ile. Bize veremedikleri ekonomik rahatlığı, sevgi ve ilgileri ile veriyorlardı. Daha küçük yaşlarda , kendimi güzel ifade etmemle dikkati çekiyordum.

Orta okul ve lise boyunca, Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerimin gözdeleri olmuştum. Okul gazetesinde , mahalli gazetelerde yazılarım çıkıyor, yazı göndermem için boş sütunlar bırakıyorlardı. Lise Edebiyat öğretmenim tarafından “KÜÇÜK HALİDE EDİP” diye isimlendirilmiştim. Lise çağlarında şiir yazmaya başlamıştım. İdealim, Siyaset bilimi okumak ve tabii roman yazmaktı. Ekonomik sebeplerden dolayı bunu başaramadım. Hukuk fakültesine girdim. Ama yine aynı sebeplerden ve şartların daha da ağırlaşmasından dolayı, fakülteyi bitiremedim. Evlenmiş, iki kız çocuğu sahibi olmuştum. Eşim bazı konularda çok açık fikirli, bazı konularda da tuhaf bir tutuculuk içindeydi. Bu baskıya, çocuklarımı istediğim gibi yetiştirmek gayreti de eklenince, kendi ideallerimi bir tarafa bırakmak zorunda kaldım. Çocuklarımı ve torunlarımı büyüttükten sonra, bir karmaşa içinde uçarak geçtiğim senelere göz attım. Kendim için hiçbir şey yapmamıştım. Ve yazmaya, her şeye rağmen yazmaya karar verdim. Yaşım 65 idi. Ne kadar zamanım olacaktı? Bunu bilemiyordum. Ama yazacaktım. (Gerçi daha evvel gizlice yazdığım ama yayınlatmadığım bir romanım vardı. İlk romanımın belli bir çizgiyi tutturmasını ve edebiyatta bir yeri olmasını istiyordum) Böyle bir roman için hikâyem de hazırdı. Yaşanmış çok güzel bir hikâye, tarihi zaman, sosyal olaylar açısından da çok özel ve çok güzeldi. Bana da en güzel şekilde anlatmak düşüyordu.

Böylece ilk romanım SIDIKA HANIM’ı yazdım. Çok ses getirdi. Bu konuda söz sahibi olacak, bir çok kişinin iddiasına göre, “yabancı ve yerli tüm romanlar arasında ilk on sıranın içinde” yorumu yapıldı. O günden beri hızla yazmaya devam ediyorum. Kaybettiğim zamanı telafi etmek, biriktirdiğim hikâyeleri ve tecrübelerimin bana verdiği dersi, tüm dünya ile paylaşmak için.
İki kızım üç torunum var. Eşimi kaybettim. Tek başımayım ama yalnız değilim. Yarattığım roman kahramanları ile , geniş bir çevrem var. Beni anlıyorlar. Ben de onları anlıyorum ve seviyorum."

         Kaynak: www.nasidegokbudak.com


          Kitap Tanıtımından

    "... Yüzbaşı kollarını iki yana açıp ayağını yere vurarak, zeybeğe başladı. Daha ilk hareketi ile çok erkeksi ve çok efece bir oyun oynadığı belli oluyordu. Feraye şaşkın, öylece Yüzbaşı’yı seyrediyordu. Yüzbaşı bir adımda onun yanına yaklaştı ve yavaşça "Hadi küçük kız, başla. Herkes bize bakıyor," dedi. Feraye, utana sıkıla çevresine bir göz attı. Kendilerinden başka oynayan kimse yoktu. Gerçekten de herkes nefesini tutmuş, onlara bakıyordu. Feraye de kollarını kaldırdı. Müziğe ve Yüzbaşı’ya uymaya çalışıyordu. İlk bir iki dakika bocaladı. Sonra, sanki çevresindeki herkes yok oldu. Yüzbaşı’nın gözlerinden, kendisine doğru bir alev akıyor gibiydi. Başka bir tarafa bakamıyordu. Birbirlerine kilitlenmiş ve uyum içinde; Yüzbaşı erkekliği, kahramanlığı ve tutkuyu, Feraye de kadını ve zarafeti anlatan hareketlerle oynuyorlardı... Ne zamandan beri bu haldeydiler, kendileri de, seyredenler de farkında değildi. Müzik devam ediyordu. Belki de ikinci veya üçüncü tekrarıydı."


    İşgal altındaki bir ülke... Ellerinde silahları, ayaklarında çarıkları olmadan; yüreklerindeki vatan aşkı ve hürriyet sevdasıyla cepheye koşan kahraman bir halk... Ve bu savaşın tam ortasında, kan ve göz yaşıyla filizlenen bir aşkın tutku dolu hikâyesi... 


       "Feraye"; Naşide Gökbudak’ın eşsiz anlatımı ve yaşanmış hikâyelerden yola çıkılarak hazırlanmış