7 Ağustos 2014 Perşembe

BAB-I ESRAR- Ahmet Ümit




Everest Yayınları
394 sayfa

                   Daha önce Ahmet Ümit okumamıştım, Bab-ı Esrar'la başlayayım dedim, iyi de etmişim.
              
              Kahramanımız Karen Kimya Greenwood, Konyalı sufi bir baba ile İngiliz bir annenin kızıdır ve İngiltere'de bir sigorta şirketinde eksper olarak çalışmaktadır. Babası, Karen 12 yaşındayken onları terk etmiştir. Babasız büyümenin acısını yıllarca içinde taşıyan Karen 3 milyon poundluk bir iş için Konya'ya gelir ve Mevlanalı Şemsli bir hayal alemine geçişler yaparak babasını, ilişkisini,hayatı sorgulamaya başlar. Kitapta bir cinayet de vardır ama o gayet küçük bir ayrıntıdır. Ahmet Ümit'in polisiye yazdığını okuduğum için polisiye bir şeyler bekliyordum ama öyle olmadı.

               Kitapta bol mistik öğeler, masalsı bir anlatım var, bölümler arası geçişler çok akıcı, Karen'in gerçek hayattan hayal alemine geçmesi çok güzel kurgulanmış ki bana Nar Ağacı'nı hatırlattı. 

              Yalnız Şems'in, Karen'in bebeği hakkındaki yorumlarını çok sıradan buldum, orda sanki büyü bozuldu, sanki alelade bir insan yorum yapıyordu.

           Ne yalan söyleyeyim Elif Şafak'ın Aşk'ı popüler olunca mı böyle bir kitap yazmış yazar diye düşünmedim değil ama araştırınca gördüm ki Bab-ı Esrar 2008, Aşk ise 2009 yılında basılmış. 

         Kitapta altı çizilesi çok yer vardı ancak ben bir tanesini alacağım buraya.

             "İnsanlar büyüyünce hislerine duydukları güven azalıyor. Görmedikleri, dokunmadıkları, işitmedikleri, koklamadıkları, tatmadıkları şeylere inanmıyorlar. Hayal kurma yeteneğini kaybediyorlar. Mucizelerin gerçek olamayacağını düşünüyorlar." (sayfa 193)

           Önceleri geçmek bilmeyen zamanın şimdi nasıl da koşturarak akıp gittiğini hayretle izlediğim; çocukluk yıllarımın gamsız, saf, mutlu günlerine özlem duyduğum şu zamanlarda beni çok hüzünlendirdi bu cümle...Ve artık hayal kurmadığım gerçeğini hatırlattı bana...Ben de büyüdüm artık dedim ve içim acıdı...Bir an önce büyümek istediğim yıllar nasıl oldu da bu kadar çabuk geçti ve ben çocukluğuma özlem duyar hale geldim hala şaşırıyorum. 30'dan sonra bir haller oldu bana sankim:) Daha mı duygusal oldum ne?!

        Neyse efenim Ahmet Ümit'in tarzını sevdim, diğer kitaplarını da listeme ekleyeceğim bundan böyle.

          Kitap Tanıtımından:
Kayıp babasıyla doğacak çocuğu arasında kalmış bir kadın... Hayatın anlamını arayan bir insan: Karen Kimya... Kapıları sırlara açılan bir kent... Sırların mucizelere dönüştüğü geceler. Mucizelerin hakikat sayıldığı zamanlar... Yedi yüz yıl öncesinden gelen bir fısıltı... Aşkı sadece aşkla tartanların ıtırlı soluğu... Ölümün yok edemediği bir sevda... Yıllara direnen bir sevgi; Şems-i Tebrizi ve Mevlâna Celaleddin-i Rumi... Günümüzden yedi yüz küsur yıl öncesine uzanan gerilim dolu, heyecan yüklü, mistik bir serüven...

"Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye... Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya...

Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı. Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkmadan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yapraklarının arasından. Yedi kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini. Yedi kişinin yedisi birden saplamıştı bıçaklarını içeriden çıkana.

Taşta kan vardı. İnsanların yüreklerinde nefret, dolunayda derin bir sükûnet..."

1 Ağustos 2014 Cuma

FERAYE- Naşide Gökbudak

     


332 sayfa
Nemesis Kitap


         Feraye, nisan ayında okuduğum kitaplardandı. Naşide Gökbudak'ın da ilk okuduğum eseri. 

       Kitabımızda olaylar Birinci Dünya Savaşı sırasında geçiyor. Kahramanımız Feraye çok güzel bir genç kızdır, evlilik hayalleri kurduğu bir genç vardır ama komşunun oğlu Konstantin de kendisine aşıktır. Feraye'yi elde edebilmek için de her şeyi yapabilecek biridir. Daha fazla detaya girmiyorum, hikaye çok tahmin edilebilir aslında... Okurken de çok heyecan duymadım o yüzden, hatta biraz sıkıldım. Kitabın dili gayet sade ve çok kolay okunuyor. Türk filmi tadında bir kitaptı. 
        
        Yazarın eserleri üzerine yapılan yorumları araştırırken kurgu hatalarından bahsedildiğini okumuştum; benim de takıldığım tek nokta, bir yerde Feraye'nin "başım ağrıyor bir Gripin alıp yatacağım" tarzındaki bir cümlesi oldu. Okurken işaret koymamışım, şimdi de hangi sayfadaydı bulamadım:( O yıllarda gripin mi varmış ki dedim. Nitekim öğrendim ki gripin 1935 yılında üretilmeye başlanmış. 
      
      Yazar 65 yaşında yazmaya başlamış ama 17 kitabı var. Maşallah dedirtti bana. 
         
       Ve kendini şöyle anlatmış:
   "Hüviyet cüzdanıma göre 01/01/ 1936 yılında, ailemin kaydına göre 23 Eylül 1937 de bağ bozumu mevsiminde Elâzığ’ın Perçenç (Şimdiki Akçakiraz ) köyünde doğmuşum. Hüviyet cüzdanındaki kayıtlara bakılırsa, bütün köy çocukları, Noel Baba tarafından yeni yılın ilk ayında getirilmişti. Aslında o devirde Noel Baba doğu illerine hiç uğramazdı. Nasıl olmuşsa olmuş. Ben de pek anlayamadım. Henüz bebekken şehir merkezine taşınmışız. Köyü ve toprağı bırakan babam, başka bir mesleği de olmadığından, bizleri çok zor şartlarda büyüttü. Tabii anneminde yardımı ve desteği ile. Bize veremedikleri ekonomik rahatlığı, sevgi ve ilgileri ile veriyorlardı. Daha küçük yaşlarda , kendimi güzel ifade etmemle dikkati çekiyordum.

Orta okul ve lise boyunca, Türkçe ve Edebiyat öğretmenlerimin gözdeleri olmuştum. Okul gazetesinde , mahalli gazetelerde yazılarım çıkıyor, yazı göndermem için boş sütunlar bırakıyorlardı. Lise Edebiyat öğretmenim tarafından “KÜÇÜK HALİDE EDİP” diye isimlendirilmiştim. Lise çağlarında şiir yazmaya başlamıştım. İdealim, Siyaset bilimi okumak ve tabii roman yazmaktı. Ekonomik sebeplerden dolayı bunu başaramadım. Hukuk fakültesine girdim. Ama yine aynı sebeplerden ve şartların daha da ağırlaşmasından dolayı, fakülteyi bitiremedim. Evlenmiş, iki kız çocuğu sahibi olmuştum. Eşim bazı konularda çok açık fikirli, bazı konularda da tuhaf bir tutuculuk içindeydi. Bu baskıya, çocuklarımı istediğim gibi yetiştirmek gayreti de eklenince, kendi ideallerimi bir tarafa bırakmak zorunda kaldım. Çocuklarımı ve torunlarımı büyüttükten sonra, bir karmaşa içinde uçarak geçtiğim senelere göz attım. Kendim için hiçbir şey yapmamıştım. Ve yazmaya, her şeye rağmen yazmaya karar verdim. Yaşım 65 idi. Ne kadar zamanım olacaktı? Bunu bilemiyordum. Ama yazacaktım. (Gerçi daha evvel gizlice yazdığım ama yayınlatmadığım bir romanım vardı. İlk romanımın belli bir çizgiyi tutturmasını ve edebiyatta bir yeri olmasını istiyordum) Böyle bir roman için hikâyem de hazırdı. Yaşanmış çok güzel bir hikâye, tarihi zaman, sosyal olaylar açısından da çok özel ve çok güzeldi. Bana da en güzel şekilde anlatmak düşüyordu.

Böylece ilk romanım SIDIKA HANIM’ı yazdım. Çok ses getirdi. Bu konuda söz sahibi olacak, bir çok kişinin iddiasına göre, “yabancı ve yerli tüm romanlar arasında ilk on sıranın içinde” yorumu yapıldı. O günden beri hızla yazmaya devam ediyorum. Kaybettiğim zamanı telafi etmek, biriktirdiğim hikâyeleri ve tecrübelerimin bana verdiği dersi, tüm dünya ile paylaşmak için.
İki kızım üç torunum var. Eşimi kaybettim. Tek başımayım ama yalnız değilim. Yarattığım roman kahramanları ile , geniş bir çevrem var. Beni anlıyorlar. Ben de onları anlıyorum ve seviyorum."

         Kaynak: www.nasidegokbudak.com


          Kitap Tanıtımından

    "... Yüzbaşı kollarını iki yana açıp ayağını yere vurarak, zeybeğe başladı. Daha ilk hareketi ile çok erkeksi ve çok efece bir oyun oynadığı belli oluyordu. Feraye şaşkın, öylece Yüzbaşı’yı seyrediyordu. Yüzbaşı bir adımda onun yanına yaklaştı ve yavaşça "Hadi küçük kız, başla. Herkes bize bakıyor," dedi. Feraye, utana sıkıla çevresine bir göz attı. Kendilerinden başka oynayan kimse yoktu. Gerçekten de herkes nefesini tutmuş, onlara bakıyordu. Feraye de kollarını kaldırdı. Müziğe ve Yüzbaşı’ya uymaya çalışıyordu. İlk bir iki dakika bocaladı. Sonra, sanki çevresindeki herkes yok oldu. Yüzbaşı’nın gözlerinden, kendisine doğru bir alev akıyor gibiydi. Başka bir tarafa bakamıyordu. Birbirlerine kilitlenmiş ve uyum içinde; Yüzbaşı erkekliği, kahramanlığı ve tutkuyu, Feraye de kadını ve zarafeti anlatan hareketlerle oynuyorlardı... Ne zamandan beri bu haldeydiler, kendileri de, seyredenler de farkında değildi. Müzik devam ediyordu. Belki de ikinci veya üçüncü tekrarıydı."


    İşgal altındaki bir ülke... Ellerinde silahları, ayaklarında çarıkları olmadan; yüreklerindeki vatan aşkı ve hürriyet sevdasıyla cepheye koşan kahraman bir halk... Ve bu savaşın tam ortasında, kan ve göz yaşıyla filizlenen bir aşkın tutku dolu hikâyesi... 


       "Feraye"; Naşide Gökbudak’ın eşsiz anlatımı ve yaşanmış hikâyelerden yola çıkılarak hazırlanmış 

20 Temmuz 2014 Pazar

BORA'NIN KİTABI-Ayşe Kulin

   



Everest Yayınları
383 sayfa-cep boy

         Ayşe Kulin'i Adı Aylin kitabıyla tanımıştım, yanılmıyorsam orta 2 ye gidiyordum. Aylin'in yaşamından, mücadeleci ruhundan etkilendiğim kadar Ayşe Kulin'in dilinden, kurgusundan da çok etkilenmiştim. Sonrasında Sevdalinka, Füreya, Köprü, Nefes Nefese, Bir Gün, Bir Varmış Bir Yokmuş, Veda, Umut, Hayat, Hüzün, Türkan kitaplarını okudum ve hepsinden ayrı bir tat aldım. Bu kadın ne yazsa güzel yazıyor, gözüm kapalı alırım diyordum. 
      
        Gizli Anların Yolcusu'nu ise 2012'de okudum ancak Ayşe Kulin'in önceki kitaplarından aldığım lezzeti bulamadım. Biraz zorlama bir roman olarak gelmişti. Bilemiyorum belki de konunun alışılmadık olması nedeniyleydi bu düşüncem ama Gizli Anların Yolcusu benim için bir hayal kırıklığı olmuştu.
     
       Bora'nın Kitabına da uzun süre elim gitmedi. Baktım ablamın kütüphanesinde var hadi bi okuyayım diyerek ödünç aldım ve Haziran ayında okuduğum iki kitaptan biri de Bora'nın Kitabı oldu.

         Gizli Anların Yolcusunda, yayınevi sahibi İlhami ile eşi Eda'nın arasına oğullarının ölümüyle birlikte aşılması güç bir mesafe giriyor; kızları Derya'yı olanlardan fazla etkilenmemesi için yurt dışına gönderiyorlardı. Eda oğlunun ölümünden kendini suçlayarak iyice kabuğuna çekiliyor; İlhami de bu boşlukta kendini birden eşcinsel bir ilişkinin içinde buluyordu.

           Gizli Anların Yolcusunun devamı niteliğinde olan bu kitapta ise bu sefer olaylar Bora'nın gözünden aktarılmış. Bora'nın aile ortamı, yaşadığı çevre, arkadaşları, Bedrettin'den Bora olma yolunda  verdiği mücadele anlatılmış. Devam kitabı olması ve ilk kitaptan umduğumu bulamamış olmam nedeniyle beklentim çok yüksek olmadı. Okunması kolay, akıcı ancak eski Ayşe Kulin romanlarından aldığım tadı yine alamadım.




            Kitap Tanıtımından:

        Önce gerçeğimi kendime kabul ettirirken yoruldum! Sonra gizlerken... Daha sonra yüzleşirken... Kendim olmaya hakkım olduğunu anladığımda... Kendimle barışırken... Gerçeğimi başkalarına kabul ettirmeye çalışırken... Benim gibi binlerce, on binlerce insanın var olduğunu öğrenirken... Yoruldum!"


     Acımasız günlerin gölgesinde geçen çocukluğunun yaralarını sarmak ve geçmişini silmek için İstanbul'a gelen genç bir adam: Bora. Tam hayatını değiştiren aşkı bulup umudu yeşerdiğinde, geçmişi yeniden karşısına çıkacak ve kendi öyküsünü anlattığı Bora'nın Kitabı onu bir girdabın içine sürükleyecek.

      Gizli Anların Yolcusu'ndan tanıdığımız Bora'nın hazin öyküsüyle Ayşe Kulin, sadece genç bir adamın kişisel varoluş mücadelesini değil, bu coğrafyanın zorlu koşullarında bir insan, bir âşık, bir birey olabilmenin imkânsızlığını da anlatıyor.

      Bora'nın Kitabı kabuğundan sıyrılmaya ant içmiş insanların büyük mücadelesinin romanı.

BİR ODADAN BİR ODAYA- Elif Güney PÜTÜN

   




Doğan Kitap
171 sayfa
Çevirmen: Nükhet İzet

        Yılmaz Güney'in kızının, yaşadığı zorlukları, babasını, oradan oraya savrulan yaşamını, ünlü bir babanın kızı olmanın getirdiği sorumlulukları ve sıkıntıları anlattığı bir roman Bir Odadan Bir Odaya. 
    Ünlü birinin çocuğu olmak güzel bir şey olsa gerek diye düşünürdüm ama kazın ayağı hiç de öyle değilmiş...Yazar çocuk gözüyle aktarmış yaşadıklarını, mavi valiziyle sürekli olarak yer değiştirmesini, annesine, babasına olan özlemini, mükemmelliyetçi bir babanın kendisine yaşattığı zorlukları, psikolojik baskıyı çok basit, sade ama çok etkileyici bir dille anlatmış. Hayatına giren ama kalıcılığı olmayan, ruhuna değmeyen insanlardan gölge diye söz etmesi çok etkileyiciydi özellikle. Sevgisizlik, ilgisizlik, yüksek beklentilerin çocuk ruhunda açtığı yaraları tüm çıplaklığıyla gözler önüne seren yazar, kitabı Fransızca olarak yazmış aslında ama çeviri çok güzel olduğundan duygu kaybı yaşanmamış bence. 


Kitap Tanıtımından:

Elif Güney Pütün, sinemanın çirkin kralı babası Yılmaz Güney’i bambaşka bir pencereden yansıtıyor…
İşte babam böyle bir aynaydı. Önden parlak, arkadan sırlıydı.
...
Babam sadece bir put değil, 
sadece bir poster değil, sadece bir görüntü değil. 
O, mücadele.
O, öfke. 
O, bağışlama. 
O, aşk.
Hepimiz gibi o etten kemikten bir insan.

Elif Güney Pütün, babası Yılmaz Güney’i bambaşka bir pencereden yansıtıyor. Küçük bir kızın acılarını, yalnızlığını ve çaresizliğini anlatırken bir baba, bir eş ve bir insan olarak bilinmeyen yönleriyle yepyeni bir Yılmaz Güney portresi sunuyor okura.

Yazar Hakkında:
3 Ağustos 1966’da İstanbulda doğdu. 15 yaşına kadar Türkiye’de yaşadı, 1981 yılında ailesiyle birlikte Fransa’ya yerleşti. Liseden sonra Psyco-Pédagogie yüksekokulunu bitirdi. Eğitiminin ikinci yılında yaptığı bir staj sırasında otistik çocuklarla tanıştı ve tüm iş hayatını onlara adadı. Psikanalitik formasyonunun yanı sıra aile terapisti formasyonu da iş hayatını ve kişisel hayatını zenginleştirmeye devam etti. Eşi ve iki çocuğuyla Fransa’da yaşıyor.

Kaynak: http://www.dogankitap.com.tr/kitap/Bir+Odadan+Bir+Odaya-1566

17 Temmuz 2014 Perşembe

TESS- Thomas Hardy






Martı Yayınları
543 sayfa
Çeviren: Özgür Umut Hoşafçı



     Her ay klasik bir eser okuma hedefim kapsamında olan bir kitaptı Tess. Kitaba başlarken Kamelyalı Kadın etkisi yaşayacağımı düşünerek büyük umutlar besledim ama aradığımı bulamadım malesef:(  Kamelyalı Kadın'da "konu basit ama ne güzel anlatmış yazar, klasiklerin klasik olma nedeni de bu sanırım" demiştim. Tess'de karakterleri benimseyemedim, sevemedim. Hepsine ayrı bir uyuz oldum. Tess'i omuzlarından tutup kızım bu kadar ezik olma diyerek sarsasım, Angel'i seninki de aşk olacak diyerek paylayasım, Alec'i de Allah'a havale edesim geldi!:)

     Konumuza kısaca değinirsek...19. yüzyıl İngiltere'sinde toplumsal sınıflar önem arz etmektedir. Alt sınıfa mensup olan Tess, babasının aslında soylu bir aileye (d'Urbervilles) mensup olduklarını öğrenmesiyle soylu akrabalarının yanına gönderilir, olur ya zengin bir kısmeti çıkar da hanımefendi sınıfına terfi eder biz de paçayı kurtarırız babında. Tess'in hayatı da bu kararla tamamen değişir. 

     Ayrıca o dönemdeki romantizm anlayışı günümüzden bir hayli farklıymış. Örneğin;

     "Sana otlaktaki o son günden beri düşündüğüm çok önemli bir şey sormak istiyorum. Yakında evlenmeyi düşünüyorum. Çiftçi olduğum için çiftlik idaresini iyi bilen bir eş istiyorum. Karım olur musun?" şeklinde bir evlilik teklifi düşünemiyorum. Oldu canım mutluluklar sana! Çiftliğe ırgat alıyordun sanki tövbe tövbeee....

     Ya da "Ah o incecik kolların, bacakların nasıl da titriyor! Yeni doğmuş bir buzağı kadar zayıf olduğunun farkında değil misin?" Olmadı Thomascım yeni doğmuş ceylan falan de bari buzağı nedir yahu?


     Kitabı okurken yazım hataları, anlam bozuklukları nedeniyle zorluk yaşadım. Alın size bir kaç örnek:


...Yüzünü yakın zamana kadar yabancısı olduğu vadiyi çevreleyen doğal engeli aydınlatıyordu. (s. 117)

...Sizin hakkında aldığımız onca haberden sonra böyle olacağını kim tahmin ederdi? (s.126)

...Tess uzun süre eve kapandıktan sorna evde yapabileceği hiçbir şey olmadığını görünce bu süreyi tarlalarda çalışarak değerlendirmek istemişti. (s.137)

...Diğer kadınların davranışları da aslında az çok Tess'inkiyle tüm topluluk her demetin tamamlanışında, kadril dans oyuncuları gibi  yan yana geliyor, her biri demetini on ya da bir düzinelik yığınlar meydana gelinceye kadar ötekilerinin üstüne bırakıyordu. (s.137)

...Doğrusunu söylemek gerekirse hem müzik, hem de bunun çalmışı zayıftı; ama aralarındaki yakınlık tamdı. (s.183)

   Her şeyde, toplumsal bir düşünceyle herkesle birlikte çalışdan Angel Clare arada sırada başını kaldırıp bakıyordu. (s.205)

...Görebildiği kadarıyla, bu güne dek bu kültürün etkisi altında yetişenlerin yalnızca entelektüel yeteneklerinin etkilenmişti. (s.241)

...Clare'in aşkının ateşi öylesine elle tutulurdu ki, Tess bu sevgiden yakıcı güneşte altında duran bir çiçek gibi kaçmaya çalışıyordu. (s.248)

...Angel düğünden önce, yalnızca birer aşık ve sevgili oldukları şu dönemde, Tess'le birlikte bir gezinti yaparak mandıradan uzakta bir gün geçirmenin çok iyi olacağını. (s.300)

...Törenini heyecanı da yatışmıştı artık.(s.308)

...Aralarındaki anlaşmazlığı gizli tutmaya, konu üzerinde herhangi bir tartışma, konuşma yapmadan girmeden kendiliklerinden karar vermişlerdi. (s.361)

...Tess kıza yaklaşmıştığında kocasının kardeşleri hemen arkasından geldiler...(s.420)


     Kitabın kapağı da itici geldi bana. Fotoğraf kapaktansa çizim kapakları tercih ediyorum sanırım. Çizimler daha doğal, daha içten, daha yaratıcı geliyor. 


     Martı Yayınlarının kitaplarının bölümler halinde ilerlemesi ise olumlu bir özellik zira şu bölümü de okuyayım sonra yatarım diye diye baya bir bölüm bitiriyorum:) O yüzden Martı'nın kitapları kalın da olsa bir çırpıda bitiveriyor.





     Tess'in filmini de merak ettim doğrusu. Roman Polanski romana oldukça sadık kalarak çekmiş filmi ve Charles Manson çetesi tarafından öldürülen karısı Sharon Tate'e ithaf etmiş zira Sharon Tate bu romanın filme çekilmesini ve başrolde de kendisinin oynamasını istemiş.



     Her ne kadar yazarın bu kitabından umduğumu bulamasam da Çılgın Kalabalıktan Uzak romanı bir sonraki tercihim olacak.


Kitap Tanıtımından:


     Thomas Hardy'nin en güçlü eserlerinden biri olan ve ünlü yönetmen Roman Polanski'nin sinema tarihinin bir başyapıtı haline getirdiği Tess, 19. yüzyıl İngiltere'sinin toplumsal yargılarını ve bireysel analizlerini içeren, estetik düzeyi yüksek, lirik bir hikâyedir.Toplumun alt sınıfından bir aileye mensup olarak dünyaya gelen Tess, ev işlerinden başını kaldıramayan annesi, sarhoş babasına rağmen kendi ayakları üzerinde durmaya çalışmaktadır. Hayatını kazanmak üzere işe başladığı mandıra çiftliğinin beyinin Tess'e olan karşılıksız duyguları, genç kızın kaderini bilinmez bir yola sürükleyecek, Tess, gerçek aşkı ve yaşamın ona dayattığı yol arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaktır…

Yazar Hakkında
     Thomas Hardy, (d. Dorchester 2 Haziran 1840 - ö. Dorchester 11 Ocak 1928) İngiliz yazar ve şair.
      Thomas Hardy 1840'ta bir dülgerin oğlu olarak dünyaya geldi.İlk sanat duygularını babasının çalıştığı yapılar karşısındaki gözlemleriyle geliştirmiştir.Mesleği mimarlıktır.Londra'da okumuştur. Mezuniyetinin ardından yazarlık hayatına atıldı. Önceleri roman yazdı, daha sonra romanı bırakarak şiir alanında çeşitli eserler verdi. Kır ve köy romanları yazarak, İngiliz romancıları arasında bu çığırın en önemli yazarı sayıldı. Kır manzaralarının tasvirinde, yerli hayatı aksettirmek ve köylülerin ruh hallerini incelemekte üstün bir başarı gösterdi.
     Romanları 19. yüzyıl İngiliz romancılığının gerçekçiliğin zirvesine ulaştığı çağın öncüleri olma vasfını taşır. Romanlarındaki kahramanları tamamı ile gerçekçi bir görüşle ve abartı olmaksızın anlatır. Yapıtlarının önemli bir bölümü İngiltere'nin güneybatısındaki hayalî Wessex adlı bir bölgede geçer.1878 - 1895 arası, yazarın en başarılı dönemi olarak görülmektedir. Ömrünün son 30 yılını sadece şiir yazarak geçirmiştir.

Eserleri
  • Bir Çift Yeşil Göz (1873)
  • Çılgın Kalabalıktan Uzak(1874)
  • Tess (1891)
  • Karanlık Jude
  • Ağaç İşçileri
  • Orman Köylüleri
  • Yuvaya Dönüş
  • Ethelberta'nın Eli
  • İlgisizin Biri
  • Kulede İki Kişi
  • West Poley'deki Serüvenlerimiz
  • Wessex Öyküleri
  • Garip, Neşeli ve Sıradan
  • Solmuş kol
 Kaynak: http://tr.wikipedia.org/wiki/Thomas_Hardy

16 Temmuz 2014 Çarşamba

D&R Alışverişim

     Her sene olduğu gibi bu sene de D&R'ın 5 TL kampanyası vardı. Kotamı çokça doldurmuş olmama rağmen bu kampanya beni yine cezbetti:) Bu sene Can Yayınlarının yanısıra Doğan Kitap'ın da bazı kitapları kampanya dahilindeydi. Ve işte aldıklarım:)




     Romanovların Son Evi'ni internetteki olumlu yorumlar üzerine almaya karar verdim. Birand ve Nilüfer'i ise mağazada görünce aldım, Birand internet sitesinde indirimde değildi, 5 lira olduğunu görünce öyle bir sevinçle kucakladım ki kitabı görülmeye değerdi:) Demek internetle mağazada farklı kitaplar kampanyada olabiliyormuş bunu öğrendim. Mağaza gezmenin faydaları dedim takdir ettim kendimi:) Hatta Ankamall D&R'a ilk gittiğimde Boş Koltuk ve Romanovların Son Evi kalmamıştı, kös kös dönmüştüm. 3 gün sonra başka bir niyetle gittiğimde görünce çok sevindim. Demek ki bitti nasıl olsa diyip gitmemezlik etmemeli  ara ara da olsa yoklamalıymış.

     Boş Koltuk'u da çok merak ediyordum. Harry Potter serisini henüz okumadım, onu okumadan Boş Koltuk'u okuyayım bari dedim zira Harry Potter hayranlarında hayal kırıklığı yaratmış bu kitap.

     Bir Odadan Bir Odaya'da kızı Yılmaz Güney'i anlatmış, ben de okumaya başladım bile:)


       Herkese keyifli okumalar...

3 Temmuz 2014 Perşembe

YOKYER- Neil Gaiman



İthaki Yayınları
371 sayfa

Eskiden gerçek hayata ilişkin romanları okumayı sever(Ayşe Kulin bağımlılığım o dönemlerden kalmadır), fantastik kitaplara ise çok önyargılı yaklaşırdım. Fantastik kitapları vakit kaybı olarak görürdüm. Sonra bir dönem okumaya ara verdim, hala yanarım o kayıp yıllarıma…Tekrar okumaya başladığımda ise kitap tercihlerimi tür bazında çeşitlendirdim ancak fantastik türe olan önyargım devam etti.

Yaş ilerledikçe yaşanmamışlıklar, keşkeler, kayıplar vs.lerle törpüleniyorsunuz ve hayat zaman zaman ağır gelmeye başlıyor ve gerçekte yaşayamayacağınız olayların yaşandığı bir dünyaya kaçmak istiyorsunuz. Hayali bile güzel geliyor olmazların… İşte bu noktada fantastiğe olan direncim kırıldı. Ve YOKYER ile önyargım tamamen yıkıldı.

Kitabı gördüğüm ilk anda kapağına hayran kaldım, konusunu dahi bilmeden okumalıyım dedim. Kapak resmen beni oku diye çağırdı!

Kahramanımız Richard Mayhew sıradan bir hayatı olan sıradan bir adamdır.  Bir gün yolda gördüğü yaralı bir kıza(Door) yardım eder ve kendisine Aşağı Londra’nın kapıları açılır ve macera burada başlar, Richard eski hayatını geri kazanmak için mücadeleye başlar.  Çok sıcak, esprili bir anlatımı var yazarın. Öyle ki kitaptaki kötü karakterlere (Bay Croup ve Bay Vandemar) bile bir sempati besledim:) Kızamadım onlara veya Door ve Richard’ın peşine düştüklerinde korkmadım, onlardan bile pozitif elektrik aldım:) Neil Gaiman’ın tarzını çok beğendim ve diğer kitapları da listeme girdi.

Kitap Tanıtımından

Genç ve iyi kalpli Richard Mayhew'un sıradan hayatı, bir kaldırımda karşısına çıkan yaralı genç kızın hayatını kurtarmasıyla sonsuza dek değişir. Bu iyilik Richard'ı var olduğunu hayal bile etmediği bir dünyayla –şehrin altındaki terk edilmiş Metro istasyonları ve kanalizasyonlarda gelişmiş karanlık bir yaşamla– tanıştırır. O artık, yarıklardan düşen insanların yaşadığı Aşağıtaraf'ın bir parçasıdır... ve eğer bildiği dünyaya dönmek istiyorsa, gölgelerin ve karanlığın, canavarların ve azizlerin, katillerin ve meleklerin şehrinde yaşamayı öğrenmek zorundadır..


Gaiman, basitçe söylemek gerekirse, hikâyelerin hazine evi gibi ve biz de ona sahip olduğumuz için şanslıyız... Stephen King